En son aldığım şey: Mug Bardak. Şimdi kupa yazacağım ama ödül falan aldığım gibi bir tevehhüm hasıl olmasın.
En son gittiğim şehir: Girne (Bir şehirden diğer şehire gitmek 20 dakika alıyor:)
En son mesaj attığım kişi: Söylerim de tanımazsınız :)
En son yaptığım online alışveriş: 110 cm'lik bir tunik sipariş ettim. Eğer istediğim gibi ve sorunsuz gelirse adresini sizinle de paylaşacağım.
En son ne yedim: İçli Köfte
En son ne içtim: Ayran
En son gittiğim mekan: Mambocino Cafe ( Kıbrıs'ın en iyi ama içtiğim en kötü kahvelere sahip)
En son ne izledim: Devious Maids
En son ne okudum: Bir İlkbahar Macerası
En son neye güldüm: Seni dedeme şikayet ederim bak dediğim kuzenimin, bende sana tüküyüyüm diye cevap vermesine. Hatta gülmek ne demek kahkahalarla evi inlettim sanırım. ( Yaşıtız :)
En son neye ağladım: Yeğenimi özlediğim için gözlerim sulandı, sonra hazır ortam ıslanmışken ağlamam gerekenleri düşüneyim de hepsi aradan çıksın diye bir potpori yaptım.
En son telefonda kiminle konuştum: Sevgili tez danışmanı hocamla. "Hocam öğleden sonra müsait misiniz, gelebilir miyim? şeklinde çıkan cümlem, gözünüzün yağını yiyeyim müsait olun gibi bir alt metin barındırıyordu.
Sizde böyle en sonlarınızı yorum olarak yazar mısınız, merak ediyorum.
16 Kasım 2015 Pazartesi
15 Kasım 2015 Pazar
Bağlı mısınız? Bağımlı mısınız?
Değineceğim mevzunun geniş bir ortak kitlesi olduğunu zannetmiyorum ama değinmeden edemedim.
Özellikle kız çocuklarının ailelerine çok bağlı oldukları söylenir, hatta erkeklerde böyle bir bağlılık duygusu olmadığı gibi evlenir evlenmez de hanım köylü olmakla suçlanırlar.
Aileye bağlı olmak, onlara karşı beslenilen saygı, sevgi vesaire aileye karşı takınılması gereken tüm ahlaki değerleri barındırmak takdir edilesi bir durum olduğu gibi dinimizin de gerekliliklerindendir.
Buraya kadar her şey olması gerektiği gibi değil mi?
Şimdi bu durumun bir üst kademesi var ki; bence iş bu raddeye gelince terapi almak kaçınılmaz bir son gibi duruyor.
Bir üst kademesi derken aileye bağlı değil, "bağımlı" olmaktan bahsediyorum. Durumu biraz daha açmak adına; arkadaşları ile buluşmak için dışarı çıkan bir kızın evde annesi yalnız kaldığı için suçluluk duyması örneğini verebilirim. Hâlbuki anne de başlı başına bir birey olup istediği zaman evden çıkıp arkadaşları ile bulaşabilir ya da istediği bir arkadaşına gidebilir durumda iken ona bağımlılıkta gelinen son noktada onun yalnız kaldığı her andan kendinizi sorumlu tutarız.
Doğru bildiniz tabii ki o kızlardan biri de benim ve az da olsa benim gibi olan arkadaşlarım olduğu için genelleme yapabiliyorum. Hatta benim terapi ihtiyacım öyle üst düzeyde ki size şununla ispat edebilirim, odamda ders çalışırken o yalnız başına içeride televizyon izliyorsa bundan bile rahatsız oluyorum, Yanına gitme ihtiyacı hissediyorum.
Örnekleri çoğaltabilirim ama bence meramım anlaşıldı, uzatmaya hacet yok.
Bu bağımlılığı yaratanın da benim annem tipindeki anneler olduğunu düşünüyorum. Çünkü ben sabah erken çıksam ve öğlene geleceğimi söylesem bilirim ki, geç kalkmış, kahvaltısını ertelemiş ve beni bekliyordur. Ve bunu bildiğimden öğlen işim bittiğinde aman sağ kulağımı sağa sarkıtayım, oyalanayım, Ali’ye uğrayım, Veli’ye uğrayım gibi atraksiyonlar içine girmeden doğruca eve gelirim. İkindi geleceksem ikindi çayı hazırlar bekler. Vs. vs. Bu durum insan üzerinde bilinçli ya da bilinçsiz olarak bir baskı yaratıyor. Annemin, ya da annem gibilerin bunu bilinçli yapmadıklarını biliyorum ama yaptıklarının sonucu böyle oluyor.
Annemle çok iyi geçinmemizin de bu "bağlılık"da büyük payı olduğu kesin.
Bütün bunlar hoş şeyler, ailene bağlı/bağımlı olmanın nesi kötü olabilir ki diye düşünenleriniz varsa, bu durum, ayrı yerlerde olup telefonu açmadıklarında acaba başlarına bir şey mi geldi gibi paranoyalardan başlayarak, odadan biri çıksa nereye gidiyorsun diye sormaya kadar varıyor ki evet, babasının ardından baba işe ditti diye ağlayan çocukların bir başka versiyonuyum.
Özellikle kız çocuklarının ailelerine çok bağlı oldukları söylenir, hatta erkeklerde böyle bir bağlılık duygusu olmadığı gibi evlenir evlenmez de hanım köylü olmakla suçlanırlar.
Aileye bağlı olmak, onlara karşı beslenilen saygı, sevgi vesaire aileye karşı takınılması gereken tüm ahlaki değerleri barındırmak takdir edilesi bir durum olduğu gibi dinimizin de gerekliliklerindendir.
Buraya kadar her şey olması gerektiği gibi değil mi?
Şimdi bu durumun bir üst kademesi var ki; bence iş bu raddeye gelince terapi almak kaçınılmaz bir son gibi duruyor.
Bir üst kademesi derken aileye bağlı değil, "bağımlı" olmaktan bahsediyorum. Durumu biraz daha açmak adına; arkadaşları ile buluşmak için dışarı çıkan bir kızın evde annesi yalnız kaldığı için suçluluk duyması örneğini verebilirim. Hâlbuki anne de başlı başına bir birey olup istediği zaman evden çıkıp arkadaşları ile bulaşabilir ya da istediği bir arkadaşına gidebilir durumda iken ona bağımlılıkta gelinen son noktada onun yalnız kaldığı her andan kendinizi sorumlu tutarız.
Doğru bildiniz tabii ki o kızlardan biri de benim ve az da olsa benim gibi olan arkadaşlarım olduğu için genelleme yapabiliyorum. Hatta benim terapi ihtiyacım öyle üst düzeyde ki size şununla ispat edebilirim, odamda ders çalışırken o yalnız başına içeride televizyon izliyorsa bundan bile rahatsız oluyorum, Yanına gitme ihtiyacı hissediyorum.
Örnekleri çoğaltabilirim ama bence meramım anlaşıldı, uzatmaya hacet yok.
Bu bağımlılığı yaratanın da benim annem tipindeki anneler olduğunu düşünüyorum. Çünkü ben sabah erken çıksam ve öğlene geleceğimi söylesem bilirim ki, geç kalkmış, kahvaltısını ertelemiş ve beni bekliyordur. Ve bunu bildiğimden öğlen işim bittiğinde aman sağ kulağımı sağa sarkıtayım, oyalanayım, Ali’ye uğrayım, Veli’ye uğrayım gibi atraksiyonlar içine girmeden doğruca eve gelirim. İkindi geleceksem ikindi çayı hazırlar bekler. Vs. vs. Bu durum insan üzerinde bilinçli ya da bilinçsiz olarak bir baskı yaratıyor. Annemin, ya da annem gibilerin bunu bilinçli yapmadıklarını biliyorum ama yaptıklarının sonucu böyle oluyor.
Annemle çok iyi geçinmemizin de bu "bağlılık"da büyük payı olduğu kesin.
Bütün bunlar hoş şeyler, ailene bağlı/bağımlı olmanın nesi kötü olabilir ki diye düşünenleriniz varsa, bu durum, ayrı yerlerde olup telefonu açmadıklarında acaba başlarına bir şey mi geldi gibi paranoyalardan başlayarak, odadan biri çıksa nereye gidiyorsun diye sormaya kadar varıyor ki evet, babasının ardından baba işe ditti diye ağlayan çocukların bir başka versiyonuyum.
13 Kasım 2015 Cuma
Twenty Again Yorum ve Replikleri
Tavsiye üzerine yorumlarına pek de bakmadan Twenty Again dizisini izledim.
Dizinin konu ve oyuncuları hakkındaki bilgiyi şuradan okuyabilirsiniz.
Dizi hakkında söyleyeceklerim;
Devamı »
Dizinin konu ve oyuncuları hakkındaki bilgiyi şuradan okuyabilirsiniz.
Dizi hakkında söyleyeceklerim;
- Dizinin başrolündeki kadını değiştirip hiç değilse 8. bölümden sonra biraz romantizm ekleseler on numara bir dizi olurdu.
- Başroldeki kadını Can't Lose dizisinde izlemiş hiç sevmemiştim, bu dizide izledim yine hiç sevmedim.
- Diziye başlamadan önce bende şöyle bir algı oluşmuştu: Angry Mom gibi çocuğunu korumak için üniversiteye giden bir anne izleyeceğiz. Ama öyle değil, tam esas konuyu forumlarda yazandan çok daha geniş olarak şurada açıkladım.
- Büyük bir spolier olacak ama bu diziyi izlemeye karar verenlere karşı şunu söylemeyi üzerime bir vazife biliyorum. Son bölüme kadar ikilinin romantik bir sahnesi yok. Bunu bilerek başlayın ki ha kavuştu ha kavuşacaklar gibi beklentiler içine girmeden rahatça diziyi izleyin.
- Choi Ji Woo ve romantizm eksikliğini çıkarıp diziyi değerlendirirsem Lee Sang Yoon şahaneydi.
- Romantik değildi ama 8. bölüme kadar çok komik ve eğlenceliydi. Ama 8. bölümde klasik kore dizileri gibi bir kavuşma bekleyip 16. bölüme kadar bu gerçekleşmeyince dizinin tadı kaçtı.
- Ha ben buna rağmen başrol oyuncusuna yani Lee Sang Yoon'a bayıldığım için severek izledim. Ama herkesin aradığını bulacağı bir dizi değil.
- Ben iddialı psikolojik çıkarımlar dolu replikleri olan dizileri severim, romantizm önemli değil eğlenceli olsun, Kore'nin üniversite hayatını ve sistemini merak ediyorum diyenler izleyebilir.
Yasal Uyarı: Buradan sonrası yüksek dozda spolier içerir.
Sessizlik Sizin Suçunuz Değil
Sessizlik sizin suçunuz değil.
Özellikle ilk kez görüşen kişilerden oluşan bir toplulukta sohbetin tam orta yerindeyken birden bire sessizlik çöker. İlk kez görüşüyor olmanın vermiş olduğu gerginlik herkesin üzerindedir. Bunun yanı sıra, ilk kez görüşen bu bireylerin ortak noktaları da yoksa, artık birbiri ardına kız doğar.
Böyle gergin ortamlarda sanki tüm sessizlik benim yüzümdenmiş gibi hissederim. Ben konuşsam bu sessizlik sona erecek, herkes sohbete katılacak, konuşup eğleşeceğiz zannederim. O an ki o kesif sessizliğin tek suçlusu benim de, birazdan idam sehpasına gidecekmişim gibi tedirgin olur, acaba nasıl bir mevzu açsam, ne hakkında konuşsak gibi düşüncelere dalarak ecel terleri dökerim.
Hakikatte sessizliğin suçunu ortamda bulunan herkesin ortak olarak paylaşması gerekmez mi? Herkesin benim kadar endişelenmesi, suçlu hissetmesi ve konu açmak için beyin fonksiyonlarını harekete geçirmesi icap etmez mi?
Tamam, kabul ediyorum. Belki de ortamdaki herkes benim kadar sıkılıp geriliyordur. Ama benim farkım; o sessizliği ilk bozan ucuz kahraman olmak! Neden ben? Gayet havalı takılıp, oluşan sessizlik içinde süzülüp oturmak varken bunun yerine en kibar gülümsememle yeni konular açmak, ortamı şenlendirmek, doğarken DNA’ma yazılmış bir misyon olmalı. Belki de farkında olmadan "Sessizlik ölüm getirir" gibi bir inanışın etkisi altındayım.
Halbuki hayalimdeki ben; ortamı yumuşatmak adına kan ter içinde kalan Uzaylı Zekiye değil, sessizlik içinde başı dik ve mağrur bir şekilde oturan, neden sessizce oturuyorsunuz zavallılar, ne susarsınız bre gafiller suratı ile bakan Sessizlik Kraliçesi'dir.
Başlığı tekrar etmiş olursam netice olarak; sessizlik bizim suçumuz değil. Bu pek de sağlıklı olmayan, baskın suçluluk psikolojisinden bir an evvel kurtulalım. Genel olarak konuşuyorum çünkü bir çoğunuz okurken aynı benim gibi demiştir diye düşünüyorum.
Ah şunu da söylemeden bitiremeyeceğim. Siz mevzuyu açarsınız, açarsınız da birde açtığınız mevzuya evet, hayır gibi yanıtlar vererek sohbeti çıkmaz sokaklara, uçurumlara doğru sürükleyen şahane insanlar vardır ki, o uçurumdan onu yuvarlamak isteği ile dolarsınız. Ama elinizden gelen sadece görüş vaktinin bitmesini beklemek ve hazır sessizlik varken boşa geçen zamanı değerlendirmek adına bir daha bu insanlarla görüşmeyeceğinizin hayalini kurmaktır.
Özellikle ilk kez görüşen kişilerden oluşan bir toplulukta sohbetin tam orta yerindeyken birden bire sessizlik çöker. İlk kez görüşüyor olmanın vermiş olduğu gerginlik herkesin üzerindedir. Bunun yanı sıra, ilk kez görüşen bu bireylerin ortak noktaları da yoksa, artık birbiri ardına kız doğar.
Burada es verelim: Sessizlik olunca ortamdaki gerginliği dağıtmak adına münasebetsizin teki biri kız doğurdu deyiverir. Münasebetsiz diyorum çünkü bu deyimden hiç hoşlanmam. Bu deyimin çıkış noktası bir doğum sonrasıdır. Ebe doğumdan sonra bekleyenlere kızınız oldu diye haber verince ortama üzüntülü bir sessizlik çökermiş. Kız olduğu için herkes mutsuz olurmuş. Güya yani. Neyse konumuza dönelim:
Böyle gergin ortamlarda sanki tüm sessizlik benim yüzümdenmiş gibi hissederim. Ben konuşsam bu sessizlik sona erecek, herkes sohbete katılacak, konuşup eğleşeceğiz zannederim. O an ki o kesif sessizliğin tek suçlusu benim de, birazdan idam sehpasına gidecekmişim gibi tedirgin olur, acaba nasıl bir mevzu açsam, ne hakkında konuşsak gibi düşüncelere dalarak ecel terleri dökerim.
Hakikatte sessizliğin suçunu ortamda bulunan herkesin ortak olarak paylaşması gerekmez mi? Herkesin benim kadar endişelenmesi, suçlu hissetmesi ve konu açmak için beyin fonksiyonlarını harekete geçirmesi icap etmez mi?
Tamam, kabul ediyorum. Belki de ortamdaki herkes benim kadar sıkılıp geriliyordur. Ama benim farkım; o sessizliği ilk bozan ucuz kahraman olmak! Neden ben? Gayet havalı takılıp, oluşan sessizlik içinde süzülüp oturmak varken bunun yerine en kibar gülümsememle yeni konular açmak, ortamı şenlendirmek, doğarken DNA’ma yazılmış bir misyon olmalı. Belki de farkında olmadan "Sessizlik ölüm getirir" gibi bir inanışın etkisi altındayım.
Halbuki hayalimdeki ben; ortamı yumuşatmak adına kan ter içinde kalan Uzaylı Zekiye değil, sessizlik içinde başı dik ve mağrur bir şekilde oturan, neden sessizce oturuyorsunuz zavallılar, ne susarsınız bre gafiller suratı ile bakan Sessizlik Kraliçesi'dir.
Başlığı tekrar etmiş olursam netice olarak; sessizlik bizim suçumuz değil. Bu pek de sağlıklı olmayan, baskın suçluluk psikolojisinden bir an evvel kurtulalım. Genel olarak konuşuyorum çünkü bir çoğunuz okurken aynı benim gibi demiştir diye düşünüyorum.
Ah şunu da söylemeden bitiremeyeceğim. Siz mevzuyu açarsınız, açarsınız da birde açtığınız mevzuya evet, hayır gibi yanıtlar vererek sohbeti çıkmaz sokaklara, uçurumlara doğru sürükleyen şahane insanlar vardır ki, o uçurumdan onu yuvarlamak isteği ile dolarsınız. Ama elinizden gelen sadece görüş vaktinin bitmesini beklemek ve hazır sessizlik varken boşa geçen zamanı değerlendirmek adına bir daha bu insanlarla görüşmeyeceğinizin hayalini kurmaktır.
11 Kasım 2015 Çarşamba
Çarşambaya Kadar Gelinim Ol Okur Yorumu
Edebiyatta bir klişe vardır;
Esas kızın ve ya esas oğlanın o ya da bu sebepten dolayı acilen bir eşe ya da sevgiliye ihtiyacı vardır.
Bunun için karşı tarafla bir anlaşma yapar. Anlaşmaya bir iş gözü ile bakılır ve iki taraf birbirlerine karşı romantik anlamda hiçbir şey hissetmez. Tabi sadece bir süre bu böyle devam eder. Sonrasında bu oyun gerçek bir aşka dönüşür.
Ana hatları ile anlattığım bu klişe çok çok eskiden beri hem romanlarda hem de sinema da karşımıza çıkıyor. Ve bu klişeyi sevenler olduğu müddetçe de çıkmaya devam edecek gibi gözüküyor.
Çarşambaya Kadar Gelinim Ol kitabı adından da anlaşılacağı üzere bu klişe üzerine yazılmış, çıtır çerez, tam tadında bir roman.
Bir oturuşta okunacak akıcılıkta, okuyup unutulacak, ama okurken güzel zaman geçirilecek eğlenceli kitaplardan birisi.
Zengin, kraliyet unvanı olan Blake’in babasından kalan mirasa sahip olabilmesi için evlenmesi gerekmektedir.
Samantha ise bir çöpçatanlık şirketinin sahibidir ama ismi evlenecekler listesinde değildir. Ta ki Blake ona düzmece bir evlilik için on milyon dolar teklif edene kadar. Bu sözleşmenin kurallarından biri de birbirlerine âşık olmamalarıdır.
Ama bilirsiniz böyle durumlarda aşk kaçınılmazdır.
Konu çok klişe değil mi? Benim gibi bu klişeyi seviyorsanız bu kitabı da bayılarak okuyacağınıza eminim.
Esas kızın ve ya esas oğlanın o ya da bu sebepten dolayı acilen bir eşe ya da sevgiliye ihtiyacı vardır.
Bunun için karşı tarafla bir anlaşma yapar. Anlaşmaya bir iş gözü ile bakılır ve iki taraf birbirlerine karşı romantik anlamda hiçbir şey hissetmez. Tabi sadece bir süre bu böyle devam eder. Sonrasında bu oyun gerçek bir aşka dönüşür.
Ana hatları ile anlattığım bu klişe çok çok eskiden beri hem romanlarda hem de sinema da karşımıza çıkıyor. Ve bu klişeyi sevenler olduğu müddetçe de çıkmaya devam edecek gibi gözüküyor.
Çarşambaya Kadar Gelinim Ol kitabı adından da anlaşılacağı üzere bu klişe üzerine yazılmış, çıtır çerez, tam tadında bir roman.
Bir oturuşta okunacak akıcılıkta, okuyup unutulacak, ama okurken güzel zaman geçirilecek eğlenceli kitaplardan birisi.
Zengin, kraliyet unvanı olan Blake’in babasından kalan mirasa sahip olabilmesi için evlenmesi gerekmektedir.
Samantha ise bir çöpçatanlık şirketinin sahibidir ama ismi evlenecekler listesinde değildir. Ta ki Blake ona düzmece bir evlilik için on milyon dolar teklif edene kadar. Bu sözleşmenin kurallarından biri de birbirlerine âşık olmamalarıdır.
Ama bilirsiniz böyle durumlarda aşk kaçınılmazdır.
Konu çok klişe değil mi? Benim gibi bu klişeyi seviyorsanız bu kitabı da bayılarak okuyacağınıza eminim.
Bana ulaşabileceğiniz diğer sosyal medya hesaplarım
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




