Google

BENDEN BİŞİLER etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
BENDEN BİŞİLER etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Nisan 2016 Perşembe

Fakirlerle Görüşmeyi Sevmiyorum!

Fakirlerle görüşmeyi sevmiyorum.

Gözü doymayan fakirlerle, kendinde olanı görmeyip hep başkasındakine tamah eden, kendinde olanı görmediği için de hep kendini fakir hisseden ve asla olanı ile olduğu kadarı ile mutlu olamayan fakirlerle görüşmeyi hiç ama hiç sevmiyorum.

Sevmiyorum yerine bu bahsettiğim özelliklere haiz insanlarla görüşmüyorum demek isterdim ama maalesef ki böyleleri hep burnumun dibinde biter, o kadar dibindedir ki kan bağı gibi kopmayan bir bağın da sahibidirler.

En fenası ne biliyor musunuz? 
Bunların bazısı bayağı zengindir ama para harcamayı bilmezler. Ya cimridirler. Ya görgüsüzdürler. Görgüsüz oldukları için ne alıp giymeleri gerektiğini bilmezler. Kendi bilmediği için de sürekli sizin aldığınız da giydiğinizdedir gözleri. Çünkü sizin gibi olmak isterler. Ama sizin gibi olamayacaklardır. Çünkü görgü ve asaletin arasındaki farktan da bihaberdirler. (Şurada aradaki farkı izah eden bir yazı yazmıştım) 
Ya da babalarının evinde görmemişlerdir, koca evinde görüp buldumcuk olurlar. 

Mütevazı olmaya çalışıp pek rengimi belli etmediğim için bazen şaka ile karışık bazen ise ciddi ciddi zengin misiniz gibi sorulara muhatap olurum. Hatta bazen burada da böyle soru ya da ithamlara da muhatap oluyorum. 

Zengin miyim?



Bence en büyük zenginlik kanaat. Ve Allah bana bu bitmek tükenmeyen zenginlikten bahşetmiş. Şükürler olsun! Olanla yetinirim, olduğu kadarı yeter bana. Fazlası için dua ederim elbette lakin olmayan beni mutsuzluğa sürüklemez. Başkasında olana el uzatmam. Başkasında olan bende de olmalı diye düşünmem. Aklımdan bile geçmez. Hamdolsun! 
Tamam arada Arzum'un (Onan) olan benim de olmalı diye düşünüyorum ama o sayılmaz. :)

Ama ben böyle düşündükçe Rabbim hiçbir şeyimi eksik etmez. Belki de ben eksik olanı görmem hep bende olanı, fazla olanı görürüm de fazlalıklarımla mutlu olurum.

İşte tüm bu sebeplerden dolayı bana sorarsanız çok zenginim. Her şeyim var. 

Ama mevzu bahis olan insanlar asla mutlu olamıyorlar, mutlu da olamayacaklar. Ne kadar çok malları, kıyafetleri, arabaları evleri de olsa lanetli gibi kendi zenginlikleri için fakir olarak yaşayacaklar.

Bu anlattığım insan tipi size de çok tanıdık geldi değil mi?

12 Nisan 2016 Salı

Gerçek Evlilik Hikayeleri 4

O kadar güzel evlilik hikâyeleri geliyor ki, bu yazı dizisi bitmeyecek gibi görünüyor. Sizlerden devam etmem konusundaki teşviklerden güç alarak bu hafta da çok sevdiğim blog sayesinde edindiğim bir arkadaşım -okuyucu olmanın ötesinde- Habibe Kavak'ın anne ve babasının evlilik hikâyesini yayınlıyorum.

Annesinin ilk görüşte babasına karşı hissettiklerini söylerken kullandığı söze bayıldım. Benim için hikâyenin can alıcı kısmı da annesinin hissettikleri.

Bu arada kendi ya da anne babasının hikayesini bizimle paylaşmak isterseniz nabrutvebiz@gmail.com adresinden bana ulaşabilirsiniz.

Ben susuyorum, sizi hikâyeyle baş başa bırakıyorum.

Görücü usulünden söz açılmışken bende anne ve babamınkini anlatayım. Annem ve babam kuzenler yani annem halasına gelin gelmiş. 

Babam İstanbul’da annemde o zaman Diyarbakır'da yaşıyor. Dedem babaannemi ve babamı alıp Diyarbakır'a annemi istemeye gidiyorlar. 

İşin ilginç yani babamın bundan haberi yok. :) Neyse geliyorlar annemi istiyorlar, ve iş istemekle kalmıyor kızı, annemi veriyorlar da. Ama annem hala olanlardan habersiz. 

Bir gün anneannemin komşusu geliyor, oğluna annemi istiyor. Anneannem de ben kızımı verdim, yakında da nişan yapacağız, diyor. Annem şok tabii! ( ben olsam kıyametleri kopartırdım da) annem bir şey dememiş.



Burada bir es verip ben araya girmek istiyorum. Kızcağızın fikrini sormamışlar hadi tamam da bari haber verselermiş. :)

2 yıllık nişanlılıktan sonra annem İstanbul’a gelin gidiyor. Başta iki tarafta çok zorlanıyor. Çünkü ikisi o kadar ayrı karakterlere sahipler ki, hala nasıl anlaşıyorlar şaşırıyorum. Annem babamı ilk gördüğü ani anlatırken görür görmez çarpıldım diyor ;) ve hala annem babama çok fena âşık. Babam mı? Ben bütün dünyayı dolaşsam annen gibisini bulamam der. :) Ama annemin aşkı çok farklı bence. 

Babam anlatır; nişanlıyken gittim evlerine, kapıyı çaldım, annen bi’ içeri buyurmadı diye sitem eder. :-)  Şimdi ben nişanlansam demek ki damat adayını eve çağırabilirim. Buradan bunu çıkardım. benasdfghjkk. Neyse lafı çok uzattım. Şimdi benim önümde böyle bir örnek varken görüşmelere gidip hiçbir şey hissetmeyince evet demek içimden gelmiyor.

Ahh anne ahh! Başımı yaktın resmen @_@

Not: Sağ üst köşede bir anket hazırladım. Zaman ayırıp cevaplarsanız çok mutlu olurum. (2 şık birden işaretleyebilirsiniz)

Yazı dizimdeki diğer yazılar:

Görücü usulü evlilik nedir?

Görücü usulü evlilik "Usulü"

Görücü usulü evlilik hakkında bilinmeyenler

Evlilik Hikayeleri 1, 2, 3, 4

6 Nisan 2016 Çarşamba

N.F Mobbing İddilarına Ne Cevap Verdi?

Şok şok şok! Nabrut’a da mobing*** yaptılar. Darpsız şiddet mağduru N.F yalnız bize konuştu: Mağdur kadın; gözyaşları içinde hayır, ben kariyer yapmak istiyorum, evlenip de işi bırakmak gibi bir düşüncem yok, lütfen bana iş verin, sözlerine yer verdiği röportajımızda bitkin görünüyordu.

3.sayfa haberlerini dinlediniz.
Şimdi sözü N.F’ye devrediyoruz.

******

Haberden de anlaşıldığı üzere iş arıyorum. Klişe bir mevzu sanırım. Etrafımda herkes işsiz, büyük çoğunluğu iş beğenmiyor, kalan çoğunluk zengin koca bekliyor, diğerleri ise çalışmak istemiyor. Geçenlerde bir iş görüşmesinin mağduru olarak bende sahalardaydım.

Bana iş verecek kişinin (daha doğrusu vermeye adaydı, hıh kendi kaybetti:) –kurumun genel müdürü oluyor- evlenirse, yetişmiş eleman bizi bırakırsa korkusu var.

Hâlbuki haklı. Evet, Mehmet Aslantuğ dese ki Arzum’u bıraktım gel evlenelim, evinin hanımı ol, bende şu an dört bir yanımı saran kariyer planlarımı bırakarak; olur Meğmeettt mazutuma para yetirebilirsen evleniriz, evin hanımı ve dahi her bi’ şeyi olurum, derim. Diyebilirim kendimde o potansiyeli görüyorum. 


Resmi görünce de kıyamadım yağğvv :) Tamam, Mehmet gelme, ben senin bana gelme ihtimalini sevdim zaten.
Mutlu ol.
Arivederçi. 
Ha bu yaşıma kadar Meğmeet Arzum’u bırakarak bana koşmadı, muadilini de bulamadım, bulmak da zor görünüyor diye bir açıklama yapamadığım sevgili müstakbel işverenlerime teessüf ediyorum. Erkeklerin askerlik sıkıntısı gibi kadınlarda da bekâr olmayı sıkıntı yapan işverenler var.

Neyse… Onurlu bir işsizim sonuç olarak. Olmadı evimiz tam da kavşağın kenarında ışıklar bize çok yakın. Alırım elime kovayı, cam silerim. Çok iyi para var. Part-time bile çalışabilirim. Gerçi Kıbrıs'ta dilenci yok, Suriyeli yok ve buna mukabil ışıklarda cam silen de yok. Bu işi Kıbrıs'ta başlatarak patentini alır, işveren bile olabilirim. Sorun şu ki; dilenciye bile alışık olmayan Kıbrıs halkının beni ve işimi bağrına basıp basmayacağı mevzusu.

Aman olmadı, Instagram’da bir butik hesabı açar, 50 liraya mal olan ürünleri 400 liraya satar, sizi kazıklarım. Bana iş mi yok. Peh!

En kötü senaryo ise naylon çorap kokulu gün ortamlarını seviyorum ben, hayatıma kaldığım “gün”lerden devam eder giderim.

*** Yazar burada Nurgül Yeşilçay’ın Erkan Petekkaya hakkında yaptığı mobbing iddiasına gönderme yapmaktadır.

29 Mart 2016 Salı

Gözümü Kapıya Çarptım, İster İnanın, İster İnanmayın!

Bir gün önce patlamalardan bahsettiğim yazımı yazarken aklıma yemediğim dayağı açıklamaya çalışmam geldi.

Orta sondayım. Gece çok susamış olmalıyım ki uyanıp su içmek üzere mutfağa yol alırken, tabi bu yolculuk gözlerin yarısı kapalı ve el yordamıyla yapıldığı için, mutfağa girecekken, tam da o anda pat!!! Mutfağa giremiyorum. Giremediğim gibi tam da gözümün altı kapının oymalarına çarpıyor. Sonra gözlerimi açıp yoluma devam ediyor, suyumu içiyor, tekrar uyuyor, sabahçı olduğum için de muhtemelen aynaya bakma nezaketi göstermeden hızla hazırlanıp evden çıkıyorum. Okula!

Sonrası mı?



Yakın erkek arkadaşım –hatta en yakın arkadaşımın da sevgilisi- üzgün gözlerle yanıma gelerek soruyor?

-Kim dövdü seni? 

Kahkahalar atıyorum. O nereden çıktı diyorum, gözünün altı morarmış, diyor.

Hemen anında jetonum şıkır şıkır yuvarlanarak haznesini buluyor ve ağzımdan tıkır tıkır şu sözleri döküyor.

-Kapıya çarptım.

Bu sefer o bir kahkaha savuruyor daha başka yalan bulamadın mı dercesine. Sınıf başkanı olmam hasebiyle şaşkınlık yaratan dayak yemiş olma efsanem sınıf içinde kısacık bir süre içinde yayılıyor. Hatta yüzümü yakından görmek üzere yanıma kadar gelip geçmiş olsun diyenler de oluyor. Nerdeyse masama karanfil bırakacaklar, sınıfça büyük bir şok yaşıyoruz:
Ben; dayak yemediğim halde dayak yediğim zan olunduğu ve bir türlü kimseyi doğruya inandıramadığım için, sınıf ahalisi ise; yaramazları tahtaya yazmaya hatta yaramazlığa devam edenlerin yanına eksi koymaya ve hatta ve hatta uslu dururlarsa eksileri sileceğini vaat eden başkanlarının dayak yemiş, bir kavgaya karışmış olması durumuna karşı…

Valla kapıya vurdum diyorum ama kimse inanmıyor.

Hatta bir çocuk var. Konuya çocuk diyerek girdiğimden anladığınız üzere ilişkilerimiz biraz hassas. Benim tarafımdan değil ama. 
Neyse efendim bu çocuk etrafımda dört dönüyor, beni dövenin kim olduğunu araştırıyor, gidip dövecekmiş.

Hey Allah’ım. 

Doğruma kimseyi inandıramayınca yalan olanı, onların kafalarında zan ettikleri ve doğru olduğuna inandıkları şeyi doğru oymuşcasına itiraf etmek zorunda kalıyorum.

Bir kavgaya karıştım. Rahatladınız mı? Ama bendeki hasar ne ki bir de onları görseniz, fıythh be! Hepsine tüküydüm zaten, deyince itiraf etmek zorunda kaldığım yalan kabul görüyor. Artık sınıfın yakından görmek üzere ziyaret ettiği tekke olmaktan çıkıyorum. 

O günden sonra insanlara doğrularımı kabul ettiremeyince uğraşmaktan vazgeçip duymak istedikleri yalanları doğruymuş gibi söylemek zorunda kaldım.

Başka bir deyişle yalancı durumuna düşmemek için yalan söyledim.

Belki ilk kez o gün büyüdüm ve sanırım büyümek böyle bir şeydi…

27 Mart 2016 Pazar

Yatağımızdan Çıkmadan mı Yaşayalım?

Patlamalar, şehitler…

Ölüler, yaralılar…

Uçan bacaklar, kollar…

Haberleri açmak, dinlemek isteyen kimse yok. Bazen televizyon açılınca evden biri illaki şunu söylüyor, lütfen kapatın haberleri…

Duyarsız mıyız, bu olaylara duyarsız kalabilir miyiz?

Mümkün değil.

Lakin gerçekleri gazetelerden takip ediyoruz da görsel olarak görmek, tekrar tekrar yaşamak psikolojik bir yıkım oluyor.

Kızılay patlamasının olduğu sırada Ankara’da idim. Normal şartlarda yani hala Ankara’da yaşıyor olsaydım büyük ihtimalle o saatlerde o durakta olacaktım. Benim evime giden otobüslerin durağıydı. Yıllarca orada otobüs bekledim. 

O Pazar evde değildim lakin oralardan da uzaklardaydım. Eve geldim. Telefonum çalıyor. Meğerse patlama olmuş, annemler telaşa düşmüş. Orada olabilirdim, olsa idim ölmüş olacaktım gibi korku ya da endişelere kapılmadım.
Orada değildim ve ölmedim. Ecelim gelse orada olurdum, ecelim gelmediği için orada değildim. 


Sonrası tam bir bilgi kirliliği.

Falanca alışveriş merkezinde de patlama olacakmış, yok Ulus’a gitmeyin, yok Kızılay’a gitmeyin. Ve saire ve saire korku ortamı yaratmak adına yapılabilecek tüm çalışmalar özenle yapıldı, yapılmaya da devam ediyor.

Ben patlama ardından bir hafta daha Ankara’da idim. Tüm bu söylentilere kulaklarımı tıkadım. İstediğim yere gittim, geldim. Hiç bir endişe de duymadım. Tek endişem arabayı benim sürüyor olmamdı. Bilirsiniz felaket bir şoförüm. :)

Zira Türkiye’de bir yılda 10.000 kişi trafik kazalarından dolayı hayatını kaybetmişken;
Terörden dolayı (1984-2012 arasında) 5 bin 557 sivil hayatını kaybetmiş. Trafik kazasından dolayı ölmenin, terörden ölme ihtimalinden ne denli fazla olduğu konusundaki yüzdeyi bulmayı istatikçi arkadaşlara bırakıyorum. 

Sonuç olarak ecel geldi mi bir dakika geç kalmadığı gibi, bir dakika tehir de edilemiyor. 
Değişmeyen bir kader var ki o da öleceğimiz zaman!
Böylesine iman etmişken terör korkusu çekenleri, evinden çıkmaya korktuğunu iddia edenleri, sosyal medyada oluşturulmak istenen algıya av olup da ismi geçen belli başlı yerlere gitmeye çekinenleri anlamakta güçlük çekiyorum.

Ve bu yaratılmak istenen korku ortamının sağlanmasına yardımcı olan ve bu ortamı oluşturmaya çalışanların ekmeğine yağ sürenlere de şunu tavsiye ediyorum:

Siz en iyisi yanınıza deprem çantası alarak tüm kötülüklerden kendinizi korumak adına yatağınızdan çıkmayın.

18 Şubat 2016 Perşembe

Görücü Usulü Evlilik Nedir? 2

Görücü usulü ile alakalı yazı dizimin ilk kısmını şuradan okuyabilirsiniz. 

İkinci kısım yani günümüzdeki görücü “usulüne” gelirsek;

Artık usuller değişti. Ya da şöyle söyleyeyim; okumuş ve İslami evlilik yapmak isteyen belirli bir kesimin… Ayyy bunu genelleyemeyeceğim çünkü okumuş muhafazakâr kesimin de kendi arasında görücü usulü evlilikten anladıkları başka başka şekiller var.

O yüzden genelleme yapmadan kendi kültür çevremizdeki işleyişi anlatayım.

Bizim görücü usulü anlayışımız şöyledir;

Bir cengâver der ki, falancanın kızı var, ne dersiniz?

Es vereyim; aracı kişiyi bilerek cengâver diye nitelendirdim zira bu gibi işlerde aracı gerçekten çok "arada" kalır, iki tarafı kırmadan dökmeden işi usulünce yapabilmek adına bir cengâver gibi savaştığı gibi zaten aracı olmayı göze almak da başlı başına bir cengâverliktir. Çünkü elçiye zeval olmaz darb-ı meseli (atasözü) iş evlendirme mevzusu olunca pek ciddiye alınmaz ve aracı kişi çoğu zaman incinir ve yıpranır. 

Bu esnada kızımızın sosyal medyadan fotoğrafı bulunabilirse çok iyi olur, maça bir sıfır önde başlanır. Ama benim gibi nemrutsanız ve hiçbir hesabınızda fotoğraf bulundurmuyorsanız karşı taraf gol yemiş olur ve bu çok eğlencelidir. Yani ben bunu seviyorum. 

Yazar gerçekten bunu seviyor muydu yoksa;
İhtimal 1: Çok çirkindi, olası taliplerinin önünü kesmek istemiyordu.
İhtimal 2: Yazar kendini setredip gizlemeyi seviyor, yabancı erkeklerin, ulaşabilen herkesin kendisine bakması fikrinden rahatsız oluyor, dini tercihleri ise muahafazakar bir genç kızın kendisi sakınması gerektiğini düşünüyordu.
İhtimal 3: Kesin çok çirkindi. 



Ailesinin ve kızın genel özellikleri akıllarına yattıysa erkek tarafı aracıyla haber yollar, gidelim kızı ve ailesini görelim isterler.
Bu teklif üzere kızın ailesi de bahsi geçen aile ve oğulları hakkında tahkikat yapar ve uygun görürlerse bu talebi kabul ederler. Eğer uygun görmezlerse evimize bile zahmet etmeyin diye kibarca geri çevirirler.  

Burada da es vereyim; bizde aa bu evin kızı varmış diye yolgeçen hanıymışçasına görücü gelmez, kabul etmeyiz. Ha görücü olduğunu asla belli etmeden misafirliğe gelenler konusunda ailem bir yaptırım :) uygulayamıyor. Birde zaten kararımız olumsuz olduğu halde olsun, biz yine de bir gelelim diye ısrar edenler var ki, aracı da kıramayacağımız biriyse mecburen onları da buyur ederiz. Hatta şurada size böyle sinir bozucu bir durumların birinden bahsetmiştim.

Bu gibi durumlarda hem karşı tarafı rencide etmemek adına hem de hemen hemen aynı çevrenin insanı olmak ve tekrar görüşülme, karşılaşılma imkânı çok olduğu için kıza söylememek tercih edilir. Bence çok erdemli bir davranıştır. 

Çünkü yanlışlıkla duyduğun görücü vakıalarının ertesinde mevzu bahis kişi evlenebilir, hatta en yakın arkadaşınla bile evlenebilir ve rahatsız edici durumlar oluşur. En iyisi bilmemektir. –yaşanmıştır-

İkinci aşamaya geçildiyse; yani erkek tarafına onay verildiyse eve buyur edilir. Ama bu esnada aile oğullarını getirmez. Pasta ile gelinen bu aşamanın amacı kayınvalide adayının kızı görmesi ve ailelerin daha yakından tanışmasıdır.

Bu aşamadan sonra aileler birbirini beğendiyse tahkikat genişletilir ve erkek tarafı da görücü usulünün “görme” kısmını talep etmek adına kızın ailesi ile telefonlaşır. Bu telefon trafiğini aracı olan kişi de yürütebilir.

Aman Allah’ım! Bu prosedürler yaşarken normaldi de şimdi yazarken şöyle bir baktım da mecliste görüşülen yeni anayasa tasarısı kadar çetin bir süreçmiş. İyi ki erkek değilim. Hahah!

Neyse efendim; eğer kızın ailesi erkek tarafını ve oğulları hakkındaki tahkikatın sonucunu beğendiyse görücü usulü randevu için gün, saat ve yer ayarlanır. 

Yakanıza karanfil takarak gidersiniz.

Yok canım, o süreçte fotoğraf falan istenir ya da olay mahallinde iki tarafı da tanıyan biri olur, stres yapmayın, karanfile gerek yok. :)

Sonra işte o sıkıcı konuşma faslı, eğer etkileşim olursa telefon alınıp verilme, sonrasında birkaç defa daha görüşülüp yüz yüze konuşma, gibi kişiden kişiye farklılık gösteren bir süreç başlar. Birkaç ay da sürebilen bu süreç ailelerin bilgisi dâhilinde devam eder. Sonu olumlu ya da olumsuz sonuçlanabilir.

Kimi zaman, lan bu muymuş herkesin öve öve göklere çıkardığı diye içinizden geçirirsiniz,

Kimi zaman adam şahane her şey tamam ama ben neden elenktirik alamadım diye asla cevabını bulamadığınız sorularla baş başa kalabilirsiniz. Tabi bu problemin bir de mahalleli teyze bu sefer neyini beğenmedin gül gibi oğlanın diye baskı yapacak stresi vardır ki karın ağrısı bile yapar.

Sonraki süreci soruyorsanız ben henüz o level'a atlayamadım lakin duyup bildiklerim sonraki süreçte söz falan yapıyorlar. :P

Sözün kısası bizim için görücü usulünün aslını ailelerin onayı oluşturur. 

Bugün bir görücü usulü sürecinde yaşananlardan bahsettim. 

Bir sonraki yazılarımda görücü usulünün dini boyutu, günümüzdeki diğer görücü usulleri, insanların görücü usulü deyince anladıkları gibi birçok konudan bahsedeceğim.

Bir önceki yazımda sizin görücü usulü anılarınız varsa e-mail adresime yollar mısınız, yayınlayalım demiştim.
Çok güzel mailler geldi, çok teşekkür ediyorum. Henüz yollamadıysanız sizin anılarınızı da okumak ve burada paylaşmak isterim. Adres: nabrutvebiz@gmail.com

10 Şubat 2016 Çarşamba

Züğürt Tesellisinin Geldiği Son Nokta

Evde kalmış kız bloğu olarak 14 Şubat güzellemesi yapmak en birinci vazifem olması gerekirken Kubat’ın 14 Kubat kutlu olsun şarkısından sonra bunun üzerine diyecek sözüm kalmayarak susuyordum.


 Günlerden 14 Şubat
Aşk böcükleri her yerde
Tam bi' görmemiş stayla
Face'te millet hep ilişkide
Güllere 100 TL verince
Anladım bu gün bir işkence
Lahmacun bile kalp şeklinde
Bu neyin kafası böyle
Süslü püslü laflardan kurtulmak istiyorum
Bütün peluş ayıları, yok etmek istiyorum
O kalpli balonları, patlatmak istiyorum
Bugüne on dört kubat, denilsin istiyorum
Süslü püslü laflardan kurtulmak istiyoruz
Bütün peluş ayıları, yok etmek istiyoruz
O kalpli balonları, patlatmak istiyoruz
Bugüne on dört kubat, denilsin istiyoruz.

Ben suskunluğumu korurken, birçok sevgili ve koca eskitmiş hatta bir de oğlu olmasına rağmen tipinden evde kalmış kızlık akan sevgili Yıldız Tilbe ablamızdan yeni bir 14 Şubat güzellemesi geldi. Genç Turkcell'in her sene sevgilisi olmayan kesimi hunharca teselli etmesine bayılırken, bu seneki Yıldız Tilbe seçiminin çok isabetli olduğunu düşünüyorum. 


Artık 14 Şubat sevgililer günü olmaktan çıkıp sevgilisi olmayanları teselli etme günü olmaya doğru hızla yol alıyor. 

Objektif olarak fikrimi soracak olursanız; bu konuyu yarın muhafazakar kızların son moda istekleri hakkındaki yazımda geniş geniş anlatacağım. 

4 Şubat 2016 Perşembe

Bir erkeği kılıbık yapma yolları

Her şey bir telefon gelene kadardı.

Sonra bitti.

Karşımda artık başka bir adam oturuyordu.

Yine sondan başladım değil mi? Başa döneyim.

Okulda çok sevdiğim, hayran olduğum bir profesör var. Muhtemelen profesör deyince gözünüzün önünde saçları ağarmış bir adam canlanmıştır. Ama öyle değil. Türkiye şartlarına göre erken bir yaşta bu unvana sahip olması; biraz kendi çabasından ama daha çok Kıbrıs’ta hocalık yapması ile alakalı bir durum. Buradaki üniversitelerde böyle yükselmeler daha kolay gerçekleşiyor. Neyse.

Uzun lafın kısası erken bir yaşta bu unvana sahip olan hocamız gerçekten çok cool ve gıpta edilesi özelliklere sahip. Kendisi tezimin de Jüri başkanı olma şerefine :P nail olduğu için jüri sonrası bazı düzeltmeleri yapıp tezimi kendisine teslim etmeye gittim.

Sağ olsun, benimle çok yakından alakadar oldu, bazı yönlendirmeleri ile bir kez daha kendisine hayran bıraktı, derken…

Derken telefon çaldı.
Açtı.
İşte burada film koptu. Arayan karısıydı.


Konuşmayı özel hayat gizliliğini ihlal etmemek adına buraya yazmıyorum ama ama bizim cool profesörün içinden bir adet kılıbık çıktı. Benim devreler iptal oldu tabii. Kılıbık olması beklediğim bir şey değildi. Genel yapısı kılıbık olduğunu gizliyordu.

Sonra bu olay üzerine düşündüm. Ve şu sonuca vardım:

Dışarıda kedi gibi olup evde fırtınalar estiren bir erkek tipi var ki, böylesindense bu hocamız gibi dışarıda fırtınalar estirip eve geldiğinde kılıbık olması daha kabul edilebilir bir durum oluşturuyor.


Yine de genel olarak ne karısına karşı ne de insanlara karşı kılıbık olmayan, cool duruşunu her iki tarafta da koruyan, karakterinden taviz vermeyen erkekler için magazin diliyle “in” diyoruz.

Not: Başlığın cevabını bilmiyorum ama hocamızın karısı ile tanışmayı düşünüyorum. Kendisinden öğreneceğim çok şey var. :)

1 Şubat 2016 Pazartesi

Gizemli Büyük Bir Sır

Gizemli Giriş Cümlesi: Bu yazdığım şey aslında çok önemli bir sırrımmış gibi geliyor. Ya da daha önce kimseyle yüksek sesle paylaşmadığım için böyle hissediyorum. Ama biliyorum ki birçok kişi bunu yaptı ve bazıları hala yapmaya devam ediyor.

Gece hayallere dalmadan uykuya dalamam. Çocukluğumdan beri bu böyledir.

Özellikle ergenlik döneminde gündüz otobüste aklıma gelen bir senaryoyu "dur ben bunu geceye saklayım," diye düşündüğümü, gece  güzel bir film izleyecekmişim gibi yatağa  koşarak gittiğimi, yorganı kafama çekip senaryomun başrolünü üstlendiğimi hatırlıyorum. Özellikle yaz tatilindeki berduşluktan dolayı tüm senaryolar tükenip cumhurbaşkanı olduğumu bile hayal etmişliğim vardır.
Ne var ki yani! Hayaller bedava diye edebiyat yapıp durdular, bizde kullandık. :)

Bu süreç uykuya dalmamı kolaylaştırır ve daha tatlı bir geçiş olurdu. Muhtemelen sırıtarak uykuya dalardım.

Sonra büyüdüm, hayal kurmaya zamanım olmadı, gerçekleri düşünmekten.

Gerçekler ise genelde uyku kaçırır. Özellikle gece yastığa koyduğunuzda tüm can sıkıcı şeyler başınıza üşüşür. Can sıkıntısından, sinirden uykunuz kaçar.



Her zaman can sıkıcı gerçekler uykunuzu kaçırmaz tabii. Başınıza güzel şeyler geliyorsa o sıralar, işte bunları düşünmek de uykunuzu kaçırabilir. Çünkü sevinçten heyecanlanırsınız, vücut adrenalin salgılar. Adrenalin ise uykunuzu hop yutar, götürür. Sabah olsa o güzel şeylere kavuşsam hissi ile uykunuzdan olursunuz.

İşte tam da bu sebeplerden dolayı büyüyüp kaybettiğim “geceleri hayal kurmak” hasletini yeniden yapar oldum. Uykuya dalmak için bir melisa çayı, bir sıcak duş ya da bir bardak şekerli süt kadar etkili olan bu yöntem gerçekten işe yarıyor.

Sırtımda çantam bir trene binmiş, o günkü ruh halime göre istediğim bir ülkeye seyahat ettiğimi hayal ediyorum. İzlediğim gezi programları ya da belgesellerden aklımda kalan görüntülere kendimi yerleştiriyorum. Bazen dükkânlara girip alışveriş bile yapıyorum. Sonuna gelip tekrar evime dönemeden uykuya dalmış oluyorum. O hayalden sıyrılıp yavaş ve yumuşakça uykuya geçiş süreci -belki de anı- o kadar tatlı ve huzur dolu oluyor ki size burada kelimelerle anlatamıyorum.

Yorulduğum, bir külçe haline gelip yatağa kendimi zor attığım zamanları ise ayrı bir seviyorum. Hayal kurmaya bile vaktim olmadan sızıp uyuyorum. İşte böyle dolu dolu geçirdiğim günlerin gecesindeki gönül huzuru da başka bir şeye benzemiyor…

25 Ocak 2016 Pazartesi

Sevgili Züğürt Tesellicisi Başlarına İthaf Olunmuştur

Arkeolojik kalıntı müzesinden bildiriyorum. 

“Keyfim yerinde. Bana burada çok iyi bakıyorlar.”  
Müze görevlilerinden bana bakmakla yükümlü personel (arkadaşlarım, kuzenlerim, annem, babam, abim) günümüze kadar gelen en sağlam kalıntı olduğumu, güzelliğimden bir şey kaybetmeyip geldiğim yüzyıla ait izler taşımadığımı söylediler. 

Eğer bir imparatorluk kurarsam hepsini züğürt tesellicisi başı ilan edeceğim. 

İç not: Arkeolojik kalıntı meselesini bilmiyorsanız şuradan okuyabilirsiniz.

Her kalıntı gibi zamanla deformasyona uğradığım için bu sene doğum günümü unuttum. Hatırlatmasalar iyi olurdu. Yokmuş gibi davranır yeni yaşıma girmezdim.



Yaşımı soracak olursanız; ünlü bilge Melek Subaşı’nın da dediği gibi;

Adınız Soyadınız?
Melek Subaşı
Doğum yeriniz?
Muş.
Kaç yaşındasınız? 
30 yokum amma 29 varım. 30 yokum doğrusu. Okumam yazmam olmadığı için bilmiyorum ama 29 yaşındayım.


Ben de 30 yokum ama kaç yaşında olduğumu hala bilmiyorsanız şuradaki veya şuradaki doğum günü yazılarımdan birinde geçen seneki yaşımı yazmıştım. 

E doğum günü kızı olarak o kadarcık da yaramazlık yapayım ama değil mi? 

13 Ocak 2016 Çarşamba

Bekara Karı Boşamak Kolay Gelirmiş!

Zannediyorum ki çocukken anne babası evden gider gitmez, eller havaya moduna geçen sadece biz değilizdir.

Çocuk psikolojisi nasıl bir şeyse artık, annemle babam evden çıkıp gittiğinde ev gözümüze bir başka gözükürdü. Sanki evin duvarlarında "Ey Özgürlük" şarkısı yankılanırdı. Evvela anne babamın odasına girip çekmecelerini karıştırırdık. Bakın şimdi düşünüyorum da ne ayıp Yarabbi! Ve annemle babam ne kadar şahane ebeveynmiş ki bizi eve gelince iyi bir dayaktan geçirmezlerdi. Bekâra karı boşamak kolay gelirmiş atasözünü hesaba katarak şu söylediğimi mazur görün ama benim çocuklarım çekmecelerimi karıştırsa bir temiz döverim haha! Yine dayak cennetten çıkma diyen atalarımızın kulakları çınlasın, ben -terlik haricinde- sopa yemeden büyümüş biri olarak anne babam gibi olamam. 

Bunu diyen kişi yeğeni ağzını büzüp ağlayacak olsa ondan önce ağlamaya başlıyor.

Annenle babanın çekmecelerinden ne istiyordunuz, neden karıştırıyordunuz, diye sorarsanız babam çok sık yurtdışına gittiği için envaı çeşit çikolata ve abur cubur olurdu. Ben ise bir çikolata manyağı idim. 3 yaşlarında çukudu çukudu diye başlayan bu sevdam katlanarak devam ediyor, ama gelin görün ki ürtikerim yani alerjim olduğu için de ölçüyü kaçırmamam gerekiyordu. İşte cefakâr annem de benden çikolataları kaçırmak adına çekmecelerini sığınak yapıyor, lakin beni durdurmak mümkün olmuyordu.



Evden annem gider gitmez ben çikolataları, abim ise elektronik aletleri sökme, kurcalama ve bunları bozma hobisi olduğundan hesap makinası, radyo, saat, cep bilgisayarı gibi söküp takabileceği aletleri aşırmak için çekmecelere dadanıyorduk.

Eğer evde abim de yoksa hemen apartmandaki arkadaşlarımdan birini çağırırdım. Telefon sapıklığı yapmak, arkadaşlarımıza telefonda şarkı dinletmek – ev telefonumuz vardı o zamanlar- 166’yı arayıp telefonda masal dinlemek annemler evde yokken yaptığım yaramazlıkların başında gelirdi.

Ara not: Bizim jenerasyon için 166 masal servisinin yeri başkadır. Cep telefonu ve internetin olmadığı o güzel zamanlarımızda bu servis en teknolojik hadiselerden biriydi. Birçok çocuk bu servisi aramak için anne babasının evden gitmesini beklerdi. Çünkü dakika başına epey pahalıya gelen, telefon faturasını kabartan bir uygulamaydı. Bu servisin en sinir tarafı ise aradığınız zaman genelde masalın ortasından başlamasıydı. Masalın başını kaçırdığınız için anlayamaz, bir süre sonra kapatırdınız. 

Bunlardan hiçbiri olmazsa yanıma birkaç gofret alarak ayağımı kalorifere dayamak kumandayı ele geçirip zaping yaparak Yeşilçam filmi bulmak, evde yalnızken yapmayı sevdiğim aktivitelerin başında gelirdi. Ayağımı kalorifere dayardım çünkü çorap giymeye çok üşenirdim. Şimdi çorap üzerine birde pandiflerimi giyiyorum. Çocukluğum beni görse muhtemelen ağlardı.

En büyük yaramazlık ise abimle evde kaldığımız bir gün arkadaşı babama bir miktar dolar bıraktı. Artık borcu mu vardı başka bir hesapları mı vardı orasını hatırlayamıyorum. Bu tomar halindeki parayı abim sayıp oynuyordu. Bende sayayım diye istediğimde ise vermedi. Hayatının hatasını yaptı tabi. Ben o kadar hırslandım ki, abim parayı annemlerin odasına bırakınca gidip içinden bir miktarını yırtıp buruşturup aynanın arkasına sakladım. O zamandan beri paraya kıymet vermiyorum. :P

Annemler eve gelip parayı sayıp da eksik olduğunu anlayınca evde hummalı bir arayış başladı. Ben önce hiç sesimi çıkarmadım. Epey aradılar ama sonra itiraf ettim. Hayret beni yine dövmediler. Ne iyi anne babam var ben olsam kesin döverdim. Geçen gün Şahan Gökbakar Instagram'da bu fotoğrafı paylaşınca aklıma bunlar geldi.

Benim abimle aramda 6 yaş olduğu için uçuk kaçık yaramazlık anılarımız yok. Ama eminim sizin anne babanız evden gittiğinde yaptıklarınız hakkında çok eğlenceli anılarınız vardır. Yazarsanız severek okurum.


11 Ocak 2016 Pazartesi

♫♪♪♫♪ Huzurum Kalmadı ♫♪♪♫♪

Onca yıl boyunca Allah huzur versin duasının mahiyetini anlayamamışım. Şimdi yürekten âmin diyemediğim bu dualara çok üzülüyorum.

Yazının tamda burasında tatlı muharririniz Nabroşka size şu siteye tıklamanızı sadece 2 dakika süren dalga seslerini dinlemenizi tavsiye ediyor. (Sitenin ismi şahane değil mi? do nothing for 2 minutes-2 dakika boyunca hiçbir şey yapma)



Huzursuzum. Huzuru kaybetmeden de huzurun hayatınızdaki yerini asla anlayamıyorsunuz. Huzur bir yerde hep var ama hava gibi ve siz onu göremiyorsunuz. Ne zamanki o huzur tükeniyor, siz ölmeye başlıyorsunuz. Nasıl ki oksijen biterken birden değil de yavaş yavaş ölüyorsanız huzurun sizdeki etkisi de aynen böyle görülüyor. 

Madden bir huzursuzluğum yok, ama ruhen çok huzursuz ve kaygılı bir dönemdeyim. Ruhum huzursuz ve nereye konacağını asla bilemiyor. Huzursuz ayak sendromunda ayağınızı koyacak yer bulamadığınız gibi ruhunuz huzursuzlandığında da nereye konacağını bilemiyor. 

Burada, şimdi oturuyor ve bunları yazıyorum ama aklımda bir şeyi yapmayı unutmuş olma telaşı var. Devamlı olarak, bir şeyler yapmam gerekli ama ben unutmuşum ya da yapmam gerekenden başka bir şey yapıyormuş, asıl yapmam gerekeni unutuyormuşum gibi bir duygu içindeyim. Unuttuğum bir şey yok ama yaşadığım şeyi ancak böyle ifade edebiliyorum. Rahatça arkama yaslanıp o an ne yapıyorsam onun tadını çıkaramıyorum. Çünkü ruhum oradan oraya gezinirken bana rahat bir nefes aldırmıyor. 


Görsel kaynağı için bakınız: fotoğrafın sağ alt köşesi

Hani randevunuz saat 3'dedir ama siz 2'de hazır olursunuz. Kalan vakit kısa olduğu için oturup rahatlıkla başka bir şeyle meşgul olamazsınız ama bir yandan da beklemek için kocaman 1 saatiniz olduğundan bu vakti nasıl geçireceğim derdine düşersiniz, tam bu düşünce girdapları içinde gezerken o 1 saat heba olur, gider. İşte her şeyi heba ettiğim huzursuz kaygılı günler yaşıyorum. 

Allah huzurumuzu bozmasın…

Not: Başlığımda konumun tüm ciddiyeti ile örtüştü. Şahaneyim. :)

7 Ocak 2016 Perşembe

Evdeki Misafirimiz Kim?

Evde bir misafirimiz var. Elini ayağını kullanamadığı için onu bir yerden diğer bir yere biz taşımak zorundayız. Kendi kendine yemek yiyemiyor, biz yedirmek zorundayız. Konuşup ihtiyaçlarını anlatamıyor. Ne istediğini anlamaya çalışıyoruz, bazen başarılı olamıyoruz. 

İşte o zaman da ağlamaya başlıyor. 

Uyuduğunda ses etmememiz gerekiyor. Evde hayalet gibi dolaşıyoruz. Kızıp çığlıklar atsa hiç üzülmüyoruz, hemen etrafında pervane olup ihtiyaçlarını gidermeye çalışıyoruz. 

Fazla uyursa özlüyorum, artık uyansa diye saate bakıyorum. Dün ağladı ve ben de onunla ağladım. Ağlaması benim en zayıf noktam. Kollarım kopana kadar onu gezdirebilirim. Öperek bitseydi, çoktan erimiş, bitmişti. Öpmenin yetmediği noktada ısırarak tadına bakmak istiyorum ama daha 7 kilo olduğu için kıyamıyorum. Eti ağzımı bile doldurmuyor.



Gülücükler saçtığında içim bir tuhaf oluyor. Salyasını sağıma soluma bulaştırıyor, üzerim mis gibi bebek kokuyor. Üzerime kokusu öylesine siniyor ki evden çıktığımda kendini unutturmuyor, arada buram buram kokusu burnuma geliyor. Dışarı çıkınca koşarak eve dönmek istiyorum.

Hala de, hala, hala diye tekrar ediyorum, şimdiye kadar ilk sözcükleri hala olan bir bebek görülmese de inanmak başarmanın yarısıdır diye kendime gaz veriyorum. Babasına kızdığımda; tüküy babaya diye direktif veriyorum gaz çıkararak bana karşılık veriyor.

5. ayı bitmek üzere olan bu ufaklığa aşığım. 


Hala Sultan Bildirdi.

6 Ocak 2016 Çarşamba

Dolce Gabbana'nın Şahane Tesettür Koleksiyonu

Dolce&Gabbana orta-doğu piyasası için abaya ve baş örtüsündan oluşan bir koleksiyon hazırladı. 
Bir başka deyişle gay çiftimiz Dolce ve Gabbana tesettüre de el attı. Hatta Gabbana Instagram hesabında orta-doğunun kendisini büyülediğini söyledi. 



Zengin Arap kadınlarından kazanacakları milyonları düşününce büyülenmemesi mümkün değil tabii. Bu koleksiyon orta-doğu için hazırlanmış olsa da 2015 yılında muhafazakar giyime harcadığı bütçe ile orta-doğuyu geçen Türkiye'de de satılmalı diye düşünüyorum. Orta-doğu ile yetinmeyerek biraz da bizi kazıklayabilirler. 



Çünkü kendi adıma koleksiyona bakarken ağzımın sularının aktığını söylemeliyim. Bayıldım.


Gerçi koleksiyon Ekim ayında satışa sunulacak. O zamana kadar bizim çok özgün (!) şahane hot couture butiklerimizin şimdiden bunları taklit etmeye başlayacağını tahmin ediyorum.


Zaten Dolce&Gabbana markasının çakmasının el attığı ürün yelpazesinin orijinalini aştığını düşünürsek çok beklenmedik bir durum değil.


Şimdilerde tesettür adı altında satılan belden oturan pardösüleri, diz üzerinde biten tunikleri düşündüğümüzde bu koleksiyonu tesettür açısından da hoş bulmamak elde değil. 

695 dolar ile 7 bin dolar arasında değişen fiyatları ile bu koleksiyon hakkında sizin düşüncelerinizi neler?

4 Ocak 2016 Pazartesi

Dikkat öldürebilirim!

Evde hayvan besleme faaliyetlerinin sonucunda hüsrana uğramayan olduğunu sanmıyorum. 

Abimle benim hayvan beslemek için çıktığımız yolların sonu her zaman hayvan telef etmekle sonuçlandı.

İlk önce bir Japon balığını sahiplendik. Kendisini annemden habersiz aldığımız için turşu bidonunda beslemek zorunda kaldık. Japon balıkları en dayanıklı, en çok yaşayan balık cinsi olduğu için kendisine bir süit bile ayarlayamadığımız halde bidondan bozma gecekondusunda sessiz sedasız bize sıkıntı olmadan yaşayıp gidiyordu, ta ki biz onu haşlama yapana kadar. Bir gün suyunu değiştirelim dedik, su sıcaklığını biraz abarttığımızı balık mevta olduğunda fark ettik. Allah affetsin. 

Üzüntümüzden dolayı annem bir süit (fanus) ve yeni bir balık aldı. Sonra hızımızı alamadık, küçük bir akvaryum edindik. Taşları, su ısıtıcısı, su temizleyicisi, derecesi, çeşit çeşit balıklar derken küçük akvaryumumuza da sığamadık. Kocaman bir akvaryum aldık. Işıklı janjanlı akvaryumumuzun sonunu merak ediyor musunuz?

Bir tatil sonrası eve geldiğimizde Japon balıklarından birinin ağzında kuyruk gördük ve birçok lepistesimizi de akvaryum içinde göremedik. Cinayete tahammülümüz yoktu, balık sevdamızın sonu böyle oldu. Sonra annem akvaryumu balkona çıkarıp içine toprak doldurdu ve saksı yaptı.



Ben zaten iletişime geçemediğim hayvanları sevmem. İletişime geçebildiklerimi seviyor muyum bunu da muhabbet kuşu maceramız ile anlatayım.

Muhabbet kuşu besleyelim gibi bir düşünce içinde değildik ta ki evimizin terasına, ayağımıza gelene kadar.

Artık mavi bir kuşumuz olmuştu, abim kafesin kapağını açınca ben çıldırasıya bağırarak bana konmasın diye oradan oraya kaçıyordum. Sabah çok öterse üzerine örtü örtüyordum. Anladığınız üzere aramızdan su sızmıyordu. Abim üniversite için evden ayrılınca kendisini isteyen birine gözyaşları içinde teslim ettim. Cani değilim, sadece korkuyorum.

Yıllar sonra hayvanlara daha sempati beslediğimde ve korkmamaya başladığımda yine bir sarı kuş girdi odama. Manyak bir şeydi. Sabah namazını kaçıracak olsam kafesinin içinde çırpınıyor ötüyor, bitap düşüyordu. Zuzu ile aramız çok güzeldi, ama sonra belki de benim yanımdaki görevi sona ererek, bilinmeze doğru uçtu. Kaçırdım.

Evde civciv beslemekle alakalı bende travma yaratan anımı şurada anlatmıştım, hatırlarsınız.

En son abim bir köpek aldı. Golden cinsini bilirsiniz, acayip insan canlısıydı, şekerlikten ölecekti. Onunla birlikteliğimiz de kısa sürdü. Annem ya o ya ben diyerek köpeğimizi sürgüne yolladı. Sonunda fabrika da yılan ısırmış ve öldü.

Şimdilerde biliyorsunuz kedi almak istiyorum ama onu da üzerine basarak falan öldürürsem diye korkmuyor değilim. Ya da fotoğraftaki gibi güçlü uzun ömürlü bir hayvan beslemeliyim ne dersiniz? :) 

Belki sizin hayvan beslemekle ilgili başarı hikayeleriniz vardır, bana da anlatırsınız...

30 Aralık 2015 Çarşamba

Yapabildiğinizi kimseye çaktırmayın!

Ay ben bunu yapamam, ay ben şunu yapamam, ben onu beceremem ki diyen tüm kızlar en iyi işleri kaptı, en iyi yerlere geldi ve çoktan evlendi. Siz hala ben kendi kendime yeterim, her işin üstünden gelirim, elimden her iş gelir, diye ortalarda dolana durun.

Sadece bunlarla da kalmadılar, eş olmak, gelin olmak, evlat olmak, çalışan olmak konularında hep en iyi olarak sizi geçtiler. En iyi eş, en iyi gelin, en iyi arkadaş, en iyi çalışan…

Peki, bu hiçbir şeyi beceremeyeceklerini savunan arkadaşların sırrı neydi de sizi bizi geçtiler?

Anlatalım.

Onların sırrı algı operasyonu gerçekleştirmekti. Bu operasyonlarında derin devlet kadar başarılı olduklarını söylememe gerek yok sanırım.

Bu uyguladıkları operasyonu şimdi sizlere de anlatacağım ki uygulamaya geçerek en iyiler alanını zorlayın.*
Örneklerle açıklama yoluna gidersem; 
mesela nişanlısınız, 
kayınvalidenize ve müstakbel eşinize yemek yapmayı pek beceremediğinizi,  çok az deneyiminiz olduğunu, elinizden pek de gelmediğini söyleyin, ama hepten de kapıyı kapamayın, yani zamanla öğrenirim herhalde diyerek açık kapı bırakın, hevesli olduğunuzu da gösterin.

Tüm bunları söylerken de gerçekte iyi yemek yapan biri olmanız gerekiyor. Yani işin matematiği;
iyi olduğunuz alanı inkar edip ortalamanın altında olduğunuza vurgu yapmak. Bir başka deyişle her şeyi yapabilecek ama bunu asla çaktırmayacaksınız.



E peki, ben iyi yemek yapabiliyorum ama neden aksini söylüyorum nabrutcuğum, ben ne yemekler döktürürüm diye kayınvelideme caka satarım gibi bir düşünceniz varsa maalesef ki çok büyük bir yanlış içindesiniz. 

Şöyle ki; eğer yemek yapmak konusunda deneyimsiz olduğunuzu söylerseniz, karşı taraf beklentilerini ortalamanın altına düşürür. Ama siz gerçekte deneyimli olduğunuz için yaptığınız yemeği yediklerinde beklentilerinin üzerinde bir şeyle karşılaşacakları için memnuniyet de en üst seviyede olacaktır.

Ama siz ben şahane yemekler yaparım, on parmağımda on marifet gibi hal sergilerseniz karşı tarafın beklentisi görelim bakalım şunun marifetlerini diye en üst seviyeden olacaktır ki, ne yaparsanız yapın asla en iyi gelin olamayacağınız gibi ömrünüzce kimseye yaranmak kabil de olmayacaktır.

Yaaa, yıllardır, ben onu yapamam ben bunu yapamam, elimden gelmez diyenler neden en iyiler listesine adını altın harflerle yazdırıyor anladınız mı? Hahah!

Aslında bu tip insanları çok zeki buluyorum ve zeki olduklarını da gizliyorlar, çünkü zeki olduğunu gizlemek de başka bir algı operasyonu oda başka bir yazı olsun.

Ben size en basitinden gelin örneğini verdim ama bunlar çalışma hayatında da var, eğitim hayatında da var, var oğlu var. Her yerde karşımıza çıkıyorlar. Siz ben her şeyi yaparım, yapamasam bile yapmak için kendimi parçalarım gibi düşünceler içinde çok affedersiniz bir yerlerinizi yırtarken bu tip insanlar alkışlanıyor, sizden ise hep daha fazlası bekleniyor ve asla onlar gibi takdir göremiyorsunuz. 

*Kendim bunu bildiğim halde yapabiliyor muyum? Ben böyle oyunlar oynayamam. Yapabiliyorsam, yapabiliyorum derim, yapamıyorsam yapamam. Çünkü çok akıllı değilim. Akıllı değilim diyerek sizin üzerinizde bir algı operasyonu da ben mi yapıyorum acaba? :)

28 Aralık 2015 Pazartesi

Kıbrıs'ta Kumar Oynuyor muyum?

Çocukken kumarbazdım. Zamanında dini açıdan bir aydınlanma yaşamamış olsaydım durumum vahim olabilirdi. Nitekim aynı burçlara sahip olduğumuz Mehmet Ali Erbil ve Serdar Ortaç’ın kumarbaz olduğu gerçeği bir tesadüften ibaret değil. 

Kova burcunun kazanmak hissinden beslenmesi ve çok hırslı insanlar olmalarından ileri geldiğini düşündüğüm bu kumar sevdasını astrologlar da doğruluyor ve kova burçlarına aman dikkat diye tavsiyelerde bulunuyorlar.

Hatta bendeki bu kazanma hırsı öyle bir seviyede ki, jenga, scrabble, tabu, cranium, monopoly gibi eğlence amaçlı oyunları bile ciddiye alır, kazanmak için olanca gücümle çalışır, takımsak takımı galibiyete götürmek adına tüm varlığımı ortaya koyarım. Asla mızıkçılık yapmam, kaybedeceğim belli olan bir oyunun bile son anına kadar elimden geleni yaparım. Sanki içimden birisi He-Man gölgelerin gücü adına diye bağırıyor şu an.
Genelde kazanırım. Nadiren kazanamadığım oyunların sonunda ağlarım. Hadi tamam ağlamam o kadar da değil ama suratım düşer. Kaybetmeyi sevmiyorum, oyun bile olsa… Yazdıktan sonra kendime uzaktan baktım da, ne korkunç bir kadınmışım ya hu!


Giriş cümleme dönersem;

Çocukken kumar adına ne yaptığımı soracak olursanız; kırtasiyeye gidip tombala çekerdim. En büyük zevklerimden biriydi. 

Sizin okulunuzun yakınındaki kırtasiyede de var mıydı, her okulda olur mu, bunların cevabını bilmiyorum ama bizim okulun yakınındaki kırtasiyede tombala vardı. 
Şöyle ki; kırtasiyeci amca sayılardan oluşan bir liste hazırlar, her sayıya denk gelen bir hediye olur, siz ise kapalı torbadan bir sayı çeker ve sayıya denk gelen hediyenin sahibi olurdunuz. Kırtasiyeci amcamız bunun zaman zaman kazı kazan versiyonunu da yapardı. Bu listenin size vaat ettikleri silmeyen silgi, bilye, tebeşir, adı sanı bilinmeyen zehirlemesi olası gofret gibi eften püften dandik şeylerdi. Ama 1 numarada büyük hediye olurdu. Sizi teşvik eden, tost almanız gereken parayı kırtasiyeci amcaya hibe etmenizi sağlayan da işte bu 1 numaradaki hediyeydi. Bende uzun zaman bir numaradaki hediyeyi (el feneri) kazanmak için aç kaldım. 

Ama sonunda kazandım biliyor musunuz? Kırtasiyeci amcanın çok üzüldüğünü ama bakın arkadaşınıza ne çıktı diye diğerlerini de gaza getirdiğini ve gururlandığımı hatırlıyorum. 

Sonra mı?

Sanırım istediğimi elde ettiğim için tövbekâr oldum. ☻

24 Aralık 2015 Perşembe

Instagram Hakkında Bilinmeyenler

Okuduğunu anlamak hakikaten çok önemli bir meziyet. Allah’ın herkese bahşetmediği bu meziyet yüzünden biz yazarak kendini anlatmaya çalışanlar çok zor durumlarda kalabiliyor.

Inatagram’da instagörl kızlarının paylaşımlarının yorum kısımlarında dönen kavgaları gördüğümde gülsem mi ağlasam mı bilemediğim bir hal içinde kalıyorum. Paylaşım yapanın anlatmaya çalıştığı şeyi asla anlamak istemeyen anonim teyze/abla konuyu kendi istediği yere çekiyor. Kendisine cevap verene yine başka bir telden alakasız bir cevap veriyor. Bu cevap verenler kendi arasında kavga etmeye başlıyorlar. Sonra esas kavgayı çıkarmaya sebep olan teyze/abla ortadan kayboluyor, çünkü arada geçen konuşmaların hepsini anlayıp cevaplamaya yetecek aklı ve kabiliyeti yok. Kalanlar ise aralarında kavga etmeye devam ediyor. Bu böyle bir dönence halini alıyor. Saltolar kimden geliyor, kim kime yürüyor her şey karışıyor. 

Hatta iş öyle bir yere varıyor ki Facebook’daki dürtme yerine İnstagram’da saçını çek özelliği getirilse ve paylaşımlar altında birbirine girenler bu özelliği kullanmaya başlasa şahane olacak. Çünkü görünen o ki; işin geldiği son radde budur.

Bu keşmekeşin en sonunda ise paylaşımı yapan abla kavgalı/küfürlü yorumları üşenmeden tek tek siliyor, kişileri tek tek engelliyor. Paylaşımı yapan ablanın bu azmine karşılık anonim hesap açıp saydırmayı sürdüren Instagram kişileri de mevcut olup kendilerini şaşkınlık içinde takip ediyoruz.



Bu kavgaların arasına gt yazıp kaynak yapanlar da var ki önceleri küfür ediyorlar sanıyordum. Haha!
Meğerse gt geri takip demekmiş. 
Geri takibin barındırdığı alt metin ise;
Beni takip edersen aşkım, bende seni takip ederim oluyor ki bu kısım insanların dünyasını da anlamış değilim. Gerçi anlamaya niyetim de yok. Zararsızlar bence, öylece halleri üzerine bırakmak da beis görmüyorum.

Yine bu kavgalar arasına kaynak yapan ikinci tür insanlar da Instagram satıcıları. Genelde en ucuz donlar için sayfamıza bekleriz gibi ibareler kullanıyorlar. Onlar da ekmeğinin peşindeki hırslı ticariler. Bekleme yapmadan geçelim.

Intagram’dan bahsetmişken Fatih Güllüoğlu ile alakalı bir şeyler yazmadan geçemeyeceğim. 
Takip ediyor musunuz, daha önceden duydunuz mu bilmiyorum ama Instagram ahalisi kendisine Lordum diyor. Lord unvanı nereden geliyor, kendisini Antepli bilirdik ne ara İngiliz olup Lort unvanı aldım bilemiyorum, lakin bir insan kendisine nasıl lordum dedirtir, bu öz güven nedir, diye içimden geçirmeden edemiyorum. Onun hesabında dönen yorumları okurken kadın olmaktan utandığım doğrudur. Neden o yorumları yazanlar yerine ben utanıyorum o kısım ise bir muamma.

Bir başka kaos oluşturan durum ise takip ettiğiniz ticari bir hesabın başka bir butik vb. önermesi, sonra başka bir butik vb. daha, sonra bir tane daha… Sonra bu hesapları incelemeye kalktığınızda, kilitleri oldukları için istek yollamak zorunda kalmanız, daha sonrasında ise istek yolladığınız hesabı unutup timeline’da bahsi geçen hesabı görüp sanırım hesabım çalınmış, benim bilgim haricinde birilerini takibe almış gibi paranoyak düşünceler içine girmeniz.
Hatta bazı hesaplar takip için sayfa önerme işini o kadar abartıyor ki, 
“lan bu sayfa aslında ne satıyordu,
 diye düşünmenize bile yol açıyor.

Ama ben özellikle tasvip etmediği, sevmediği birini takip edenlerin ruh halini çok merak ediyorum. İçlerinden;
Dur şunu takip edeyim de her hatasında laf sokayım, rahatsız edeyim gibi düşünceler barındırıyorlarsa eğer, bence en çok kendileri rahatsız olup sinir krizlerine giriyorlar ama haberleri yok.

15 Aralık 2015 Salı

2015'in en çok okunan yazıları

Sene sonu gelirken toplamda 20 062 yorum yayınlamışım.
2015 yılında toplam 225 yazı yazmışım. Toplamda 962 yazı.

225 yazıyı dizi ve kitap yorumlarımı ayırarak değerlendirdiğimde;

Bu sene ciddi eğilimler etiketi altında yazdığım yazılardan en çok okunan yazım "Yığın Yığın elbise"ydi. Çok güzel geri dönüşler almıştım.

Yine bu sene en çok yorum alan "Tesettür Mağazacılığını Anlamaya Çalışmak" başlıklı yazımdı. Hep beraber tartıştık, konuştuk, anlamaya çalıştık. Sonuç olarak yine de Tesettür Mağazacılığını anlayamadık.

En çok yorum alan ikinci yazı Selamün Aleyküm yerine ne diyebilirim diye size akıl danıştığım "Merhaba yerine altenatif fikir arayışları" başlıklı yazımdı. Bana çok güzel alternatif kelimeler tavsiye ettiniz.

Son Moda Evlilik başlıklı yazımda; evlilikte son modayı, trendi gelin adaylarını, yeni nesil koca adaylarının hayattan beklentilerini yazdım. Yeni türeyen bir ırktan bahsettim, siz de bu ırkın ülkenin dört bir tarafında varlığını gösterdiğinden beni haberdar ettiniz.

Bu sene en çok okunan 3 yazıdan birisi kuruyemiş tercihlerimden bahsetttiğim Karışık Kuruyemiş Tabağı başlıklı yazımdı. Bu yazımda en çok leblebi sevdiğimden bahsetmiştim. Tabi konunun aslı akşam televizyon izlerken kuruyemiş tabağından seçip ayıkladıklarımı kapsamıyor. :) Kuruyemiş tercihlerinizden evlilik tahmini yapıyorum, okumadıysanız , e hadi buyrun.


Çok okunan 2. yazı hiç bu kadar okunacağını tahmin ederek yazmasam da Sokranmak her ev kızının öncelikli vazifesidir başlıklı yazımdı. Sanırım anne kız ilişkileri herkese çok tanıdık geldiği için bu kadar çok okundu.



En çok okunan 3. yazı ise bir görücü vakıasının zanlısı olarak 3. sayfa haberlerine çıkan N.F kod adlı bir genç kızın dramıydı. 
Bu sene benim en sevdiğim yazımda buydu sanırım. Duygu yoğunluğu ve bıraktığı hisler yüksek olan olayları daha severek yazıyorum.


Bu sene yazdığım en şiddet içeren yazıydı Ucuza Gitmeyin! 
Şu kendine altınla değer biçen kadınları eleştirmiştim. Hatta günlük hayatta çokça kullanıldığı için okuyan bazı kişilerin canını sıktığımı, senin tuzun kuru tabi, evlen de seni de görelim diyenlerin olduğunu tahmin ediyorum. Ama hala yazımın arkasındayım.

Genellikle sizinle aynı şeyleri düşünüyoruz, hissediyoruz, gibi yorumlar bırakıyorsunuz ama bu yazımda bir çok kimseyle ters düştük sanırım.
http://nabrutvebiz.blogspot.com.tr/2015/05/evlilik-teklifi.html

Arada bilimsel açıklamalar da yaparak çok okuyan kız evde kalır mı sorusunun cevabını buldum.
http://nabrutvebiz.blogspot.com.tr/2015/06/cok-kitap-okuyan-kz-evde-kalr-m.html

En çok tartışma çıkaran, bel altı yorumlar aldığım yazı Bağyan Sürücü başlıklı yazımdı. Devam yazısının sonunda açıklama yapmıştım. Bu yazım bahsettiğim düşüncemin de hala arkasındayım. ^^

Yine bu sene size Instagram'daki moda gurularının gerçek yüzünü ortaya çıkardığım bir yazı yazarak paparazzilik yapabildiğimi de kanıtlamış oldum.

Son olarak Google Plus üzerinden en çok paylaşılan yazı da Ona biraz dokandım ve çok mutluyum lan! başlıklı yazımdı.

Bu senenin kısa bir özeti böyleydi.
Adet olduğu üzere sene sonu gelirken "en"leri kapsayan yazılar yazmaya devam edeceğim. Hatta sizin bende en çok iz bırakan, unutamadığım yorumlarınızdan oluşan bir yazı da yazacağım. 

Sizin ekleyecekleriniz var mı?

14 Aralık 2015 Pazartesi

Sizin evinizde de bu çekmecelerden var mı?

Taşınma esnasındaki sefil halleri acaba sadece Türkler mi yaşıyor, o havalı Amerikanlar taşınmıyor mu? 
Onlar ev değiştireceği zaman bütün eşyalarını ardında mı bırakıyor gibi düşünceler içindeyim.

Yani benim gibi prenses ruhlu bir insanı o kutuları taşırken görseydiniz muhtemelen ağlar, nereden nereye, Allah düşürmesin gibi cümleler kurardınız. Kutuları taşırken hayalimdeki kuyruğuma -tuvaletimin kuyruğu- basmamak için ne mücadeleler verdim bir ben biliyorum. :) Ruhum ezildi resmen!
Kutuları neden sen taşıdın, normalde taşıma şirketleri taşıyor gibi soru işaretleri hasıl olduysa sorunun cevabını başka bir yazıda anlatayım.

Avrupalılar ve dahi Amerikalılar bize sundukları kadar havalılarsa ve yine Batı hayranı özenti takımının sandığı kadar üstün yaşayış standartlarına sahiplerse asla ama asla taşınmak gibi bir rezil durumun içine girdikleri sanmıyorum.

Mesela evlerinde, hiç kimseye ait olmadığı gibi hiçbir yeri de olmayan, atsan atılmayan, satsan satılmayan eşyaların bulunduğu ıvır zıvır çekmeceleri var mı, merak ediyorum. Kendilerini bize pazarladıkları kadar şahane insanlarsa muhtemelen yoktur.
Taşınmak iyi, güzel, hoş, paketleme işleri biraz zorlu ama en fena kısım işte bu ıvır zıvır çekmecelerini toparlamak.


alıntıdır

Ivır zıvır çekmeceleri nedir?

Bir kere bu çekmecedeki şeyler “özellikle” bir kimseye ait değildir. Ortak kullanılan ya da kimin olduğu bilinmeyen parçalarla doludur.

Öyle bir çekmecedir ki;  lazım olursa diye saklanan ama senelerdir asla lazım olmayan şeyleri bünyesinde barındırır.

Öyle bir çekmecedir ki; evin bireyleri, etrafta olup da nereye koyacaklarını bilemedikleri ama ortadan kaldırmaları gereken şeyleri bu çekmeceye tabiri caizse tıkıştırırlar.

Aslında cankurtaran görevi gören bu çekmeceler taşınırken başa beladır. Hazır taşınırken şu çekmecedekileri tasnif edeyim deseniz başarılı olamazsınız çünkü içindeki şeylerin gerçekte hiçbir yeri yoktur. Bu tasnif esnasında en fazla uzun zamandır kayıp olan eşyalarınızı bulur ve “aaa bu, burada mıymış” dersiniz.

Boş ve dolu olanları karışmış piller, kime ve hangi elbiseye ait olduğu bilinmeyen düğmeler, neyin oldu bilinmeyen çiviler, tel tokalar, 10 kuruşluk bozukluklar, -belki lazım olur diye atılmayan- çikolata kutusunun kurdelesi gibi sonunu getiremeyeceğim anlamsız birçok şey bu çekmecenin olası sakinleridir.

Bu çekmecelerdeki yaşanmışlık çiftlerin evlilik süresinin uzunluğuna göre azalıp çoğalmakla beraber yeni çiftlerde çekmecelerin sakinleri gayet azken benim anne ve babam gibi 30 yılı çoktan devirmiş çiftlerde çekmece yerini çekmece”ler”e bırakabiliyor.

Yazıyı buraya kadar getirdim ama şu an en çok neden korkuyorum biliyor musunuz?

Biri çıkıp da "bizde böyle bir çekmece yok, o sizin dağınıklığınız," diyecek diye. Hahah!