Google

29 Kasım 2015 Pazar

Bir Nabrut'un Günlüğü :P

Son aylarda küçük bir İstanbul seyahatinde bulundum.


İstanbul tatillerimin olmazsa olmazı Karaköy Güllüoğlu'na gittim. 
Gerçi eskisi gibi harikulade değil ama yine de şu an olsa da yesek!


Karaköy Güllüoğlu'ndan hemen aşağı doğru yürüdüğünüzde Yeraltı Camisi vardır. Çok bilinmez ama caminin içinde sahibi türbeleri var. Ziyaretimizi yaptık.


Geleneksel durak noktalarımdan biri de Çamlıca Tepesi idi.


Buraya özellikle mahlepli simit yemek için geliyorum. Hatta çocukken buradan simit alır Ankara'ya götürüp buzluğa koyardık. O kadar çok severim.


Kürkçü dükkanına döndük tabii.


Duty Free ziyaretinde bulundum. Ama dolar ve euro yükselince artık eskisi kadar hesaplı olmuyor.


Dönüşte yine ders başı mesaisi başladı. Ben bu arada tekli Twix'leri yerken acaba sağ twix mi yoksa sol Twix'imi yiyorum gibi deli depek düşünceler içine girdim. 


Uzun zamandır geleneksel öğrenci evi yemeğinden yapmamıştık. Çok özlemişim.
Bilmeyenler varsa anlatayım;
makarnayı haşlıyorsun, konserve garnitür, yoğurt ve mayonez ile karıştırıyorsun ve yalancı Rus Salatası gibi bir şey oluyor. Çok severim.


Bu arada bazen çok sevdiğim,


arkadaş sohbetlerinde,


Bazen de çay hatırına sabrettiğim sohbetlerde bulundum.


Zaman zaman misafirlerimiz geldi, ders başından kalkıp ev kızı oldum.


Deniz gördüm.


Ne kadar yoğun olursam olayım, bir bölüm dizi izlemeden ve kitap okumadan da uyumadım.


Tüm bunları da Instagram hesabımdan paylaştım.

28 Kasım 2015 Cumartesi

Sassy Go Go Dizisi Yorum ve Replikleri

Özellikle 20 yaş altından izlemem konusunda çokça rica aldığım ve 12 bölüm olduğu için de tereddütümü azaltan Sassy go go dizisini izledim.


Dizinin konusu ve oyuncuları hakkındaki bilgiyi şurada yazmıştım.

Dizi hakkındaki yorumum;
  • Okul temalı dizileri seviyorsanız bu diziyi de seversiniz.
  • 20 yaş ve altındaysanız bu diziyi kesinlikle seversiniz.
  • 25'li yaşlardaysanız ve okul dizilerine karşı çok bir sempatiniz yoksa dizi size biraz çocuksu gelebilir. Yer yer sıkılabilirsiniz.
  • Ben ise okul dizilerini çok sevmem buna rağmen özellikle ilk 4 bölüme kadar her seferinde bir bölüm daha şans vermeyeceğim diye başlayıp yükselen temposu ile dizi sonlarında bir diğer bölümü izlemeye karar verdim. Zaten sonrasında dizi beni içine aldı. Ama zaman zamanda çok çocuksu geldi. Bu dizi güzel herhalde ama yaşıma uygun değil gibi düşünceler içine girdim.
  • Dizide sizi heyecanlandıran ve sizi diziye katan bir mücadele hissi var sanki sizde o olayın içinde yer alıyor gibi heyecanlanıyorsunuz.
  • Genellikle dizilerde kötüler kazanır ve iyilerin kazanması için dizinin en son bölümünü beklemeniz gerekirken bu dizinin en büyük özelliği her bölümün sonunda ve her olayda iyilerin kazanması idi.
  • Buradan sonra izleyip izlememek konusunda sizi muhayyer bırakıyorum.
Yasal Uyarı: Buradan sonrası yüksek dozda spoiler içerir.

Devamı »

Sassy Go Go Konusu ve Oyuncuları


Dizinin ismi: Sassy go go/Cheer Up

Sassy Go go dizisinin konusu: Zengin çocuklarının toplandığı bir okul olan Sevit lisesinde iki taraf vardır: Okulun ilk onunu oluşturan zeki ve zengin çocuklar ile sondan onluk dilime giren haylazlar.
Devamı »

26 Kasım 2015 Perşembe

Moda Arama Motoru

Online alışverişi çok seviyorum, hem birçok noktada daha hesaplı oluyor, hem de alışveriş yapmak için gezip dolanmaya vakit bulamadığım, lakin bir kadın olarak alışveriş isteği ile dolduğumda kendimi iyi hissetmeme sebep oluyor. Alışverişin verdiği mutluluk bir de çikolata da var sanırım.

Online alışveriş güzel, hoş ama bazen “özellikle aradığım” bir kıyafet olduğunda normal alışverişten farkı kalmıyor. Nasıl ki aradığım bir şey için o dükkan senin, bu dükkan benim başım dönene kadar dolaşıyor ayaklarıma karar sular iniyorsa, online alışverişte de bir çok siteyi dolaşmam, sayfa sayfa kıyafete teker teker bakmam gerekiyor.

Ama bu bahsettiğim durum online alışverişin doğasına aykırı değil mi? Biz online alışverişi daha kolay olduğu için tabiri caizse yattığın yerden alışveriş yapmanın keyfine varmak için tercih etmiyor muyuz?

Aradığım şeyi bulmak için onlarca siteyi gezmek zorunda kalıp saatlerimi harcayacaksam, sıkıldığım ve gözümün ağrıdığı da yanıma kar kalacaksa online alışveriş yapmanın ne avantajı olabilir ki?

İşte aradığını bulmak için site site gezmek zorunda kalmak sorununa bir çözüm yolu buldum. 
Moda arama motoru. Stilgiyin.com


Google mantığı ile düşünün. Google’a herhangi bir kelime girdiğinizde tüm sitelerdeki dokümanları toplayıp size sunuyor.

İşte stilgiyin sitesindeki arama kutucuğuna da mesela; 
kırmızı 38 numara rugan ayakkabı yazıyorsunuz ve bu arama motoru online ayakkabı satan sitelerdeki tüm rugan kırmızı ayakkabıları görselleri ve fiyatları ile beraber sıralıyor.

Şahane değil mi? 

Şu da var, sadece ayakkabı değil, tesettür giyim dahil tüm giyim ve aksesuar aramalarınızı bu site üzerinden gerçekleştirebiliyorsunuz.
Bir gazete haberinde sitenin aylık 2 milyon ziyaretçisi olduğunu okuduğumda neden böyle bir sistemden daha önce haberdar olmadım diye hayıflansam da sonrasında kendisine bahsettiğim birçok arkadaşımın da habersiz olduğunu görüp bunu burada da yazmak istedim.

Teknoloji benim yetişemediğim bir hızda gelişip hayatımızı güzelleştirirken küçüklükten beri hayalini kurduğum, tüm işlerimi yapacak olan Jetgillerin Rosie’si ne zaman üretilmeye başlayacak acaba diye heyecanla bekliyorum. :)

Not: Bu sistem online kitap siteleri için de yapılsa alacağımız kitap hangi sitede daha ucuz kolaylıkla öğrensek o da şahane olmaz mı, ne dersiniz?

http://kurtlarvadisi2o23.blogspot.com

23 Kasım 2015 Pazartesi

Hayırlısı Olsun

Evhamlı mısınız?
Yoksa kendinizi kaderin ellerine teslim mi edersiniz? :)

Mesela burnunuz aksa; “ay ben grip olacağım galiba,” diye alternatif tıp başta olmak üzere tüm ilaçlara başvurur musunuz, yoksa grip olacaksam da kader kısmet, hayırlısı böyleymiş, gibi bir teslimiyet göstererek sakinliğinizi korur musunuz?

Ben de acayip bir teslimiyetçilik vardır. Çay ısmarladığım bir yerde kahve gelse bunda da vardır bir hayır, aman ben kahveyi de severim zaten deyip kısmetime razı olurum. O kadar önemsemem. Utandığım için ya da değiştirin diye söylemeye çekindiğim için değil. Çok rahat bir insanımdır, hatta bazen fazla rahat. Bu sadece bir örnek ama her şeyde ve şerde olumlu bir taraf görüp kabullenirim. Amaaan, derim.



Hastalıklar mevzu olduğunda da böyleyim. Özellikle yoğun ve stresli olduğum zamanlarda kendimi asla dinlemem, yorgunluk nedir, bilmem. 

Geçen hafta sol kol altımdan sırtıma kadar olan bir kuşak içinde döküntüler çıktı. Ürtikerim var zaten, -halk arasında kurdeşen olarak bilinir- herhâlde stresten ürtiker oldum dedim üzerinde durmadım. Aradan birkaç gün geçti, sol göğsüme bıçak saplanıyor, ya da elektrik akımı veriliyor gibi ağrılarım oldu, herhalde göğüs kanseri oldum falan diye düşünüp nasip böyleymiş diye bir kabulleniş içine girdim. :)



Sonra sırtımda da aynı ağrılar oluşmaya başladı bir yandan kaşıntım da vardı ama ürtiker kaşıntısına benzemiyordu. Hatta beni bir böcek yedi ve zehirledi mi acaba diye bile düşündüm.

Kaç gün geçti, o döküntüler ne zaman çıktı, ağrılar ne zaman başladı hiç hatırlamıyorum, çünkü kendimle ilgilenmiyordum. Genel olarak kendime olan ilgisizliğim had safhadadır ama o kadar çok düşünecek şeyim vardı ki, kendim bu düşünülecek şey sıralaması içinde değildim.

En sonunda anneme gösterdim, doktora git, dedi.
Çok doluyum gidemem demiştim ama ertesi gün dersim iptal edilince doktora gittim, öleceksem hiç değilse bunu bileyim istedim. :)

Doktor zona teşhisi koydu. Böyle bir sonuç beklemiyordum. Bu hastalığın bilinen nedeni yoğun stres ve üzüntüymüş. Böyle durumlarda bağışıklık sistemi savunmasız kalıyor, bu virüs ortaya çıkıyor ve vücutta döküntüler, şiddetli sinir ağrıları ortaya çıkıyormuş.

Neye bu kadar üzüldün, ne stresin var, diye sordu, doktor.
Hayırlısı buymuş, dedim, tabi içimden. Çünkü hangi şeye daha çok üzüldüm, hangisi beni bu hale getirdi bilmiyordum.

Zaten mahalleli teyze de dedi ki;  bu yaşta zona çıkaracak kadar ne derdin var senin, yediğin önünde yemediğin arkanda...

Neyse benim hayat düsturum da bu işte: Hayırlısı...
Peki sizinki?

22 Kasım 2015 Pazar

Çocuklarıma Kim Bakacak?

Evli, çocuklu ve çalışan bayanların çok büyük bir derdi var.
"Çocuğuma kim bakacak?"

Bu soruna çoğunluğun bulduğu çözüm anneanne ya da babaanne olmakla beraber büyük bir çoğunlukta çeşitli nedenlerden dolayı çözümsüzlük içinde.

Çocuğunu emanet edebileceği iyi bir bakıcı bulanlar kendini çok şanslı hissetmekle beraber çocuğuna hiç kimsenin kendisi ya da annesi kadar iyi bakamayacağının da farkındalar.

Bende çalışan bir annenin kızı olarak, bunu bizzat yaşadığım için çocukluktan beri bu konuda endişelerim oldu. Çocukken okuyacağım ama çalışmayacağım, çocuklarıma ben kendim bizzat bakacağım gibi düşünceler içindeyken, büyüdükçe, çalışma isteğim olmamış çocuklarıma verdiğim değerin önüne geçti. Belki de kendimi daha çok sevdiğimin, ileride de kendimi daha çok sevmem gerektiğinin farkına vardım. Kendini seven bir kadının çocuklarına daha faydalı olacağını aynı zamanda çalışan kadınların çocuklarının özgüven sahibi, daha yırtıcı ve başarılı olduklarını gözlemledim.

Tamam, şu an kısmen çalışıyorum, ileride de tam zamanlı çalışacağım, çalışacağım ama benim olası çocuklarıma kim bakacak? Bunun üzerine şimdiden düşünüp ahlanıp vahlanmıyorum ama tabiri caizse yerini yapayım diye arada anneme takılıyordum;
-Benimkilere nasılsa sen bakacaksın.



Ya da bana kızıp çocukların olursa anlarsın temalı bir nutuk çekmeye başladığında sen bakacaksın bak boşuna beddua etme, seni bulur diyordum.

Ben senin evinin her işini gördürürüm sen yeter ki benim bebelere bak diye sırnaşıyordum. Şimdiye kadar da tamam diyordu ama sanırım artık biraz yaşlandı, baktı evlenmeye niyetim de yok, ben evlenip çocuğum oluncaya kadar da iyice güçten düşecek ve söylem değiştirdi: 
Bana ne, ben bakmam, diyor. 30 yıl sana baktım yeter, diyor. 
Aslında 27 yıldır bakıyor ama işte anneleri bilirsiniz saat 11 iken 12 olmuş hadi yat derler, yuvarlamayı severler. :)

O zaman bende evlenmem canıma minnet torunun yerine bana bakmaya devam edersin, diyorum. 

Babaanne cici, anneanneniz kaka diye torunlarının beynini yıkarım, diyorum ama yine de fikrini değiştiremiyorum.

Belki ciddi söylüyor, belki benimle uğraşmak için böyle diyor bilemiyorum ama kendimi riske atmamak adına destansı kriterlerim arasına şunu da ekliyorum:
Evleneceğim kişinin annesi atletik yapıda, güçlü kuvvetli, genç, diri ve torunlarına bakmaya dünden razı olan biri olmalı.

Not: Konu ile fotoğrafın ne alakası var derseniz; bu konuşmalarımızı kıs kıs gülerek dinleyen babama çok fazla gülmemesini annem bakmazsa kendisinin bakmak zorunda kalabileceğini söylüyorum da.

Nabroşka Saybrıstan Bildirdi. 

21 Kasım 2015 Cumartesi

Kore Dizilerinden Küçük Ama Önemsiz Bir Not

Kore dizilerinde son zamanlarda sıkça duyduğumuz bir söz var:


Bitene kadar bitmez. 

Hatta o kadar çok tekrar edildi ki neredeyse fonetik olarak ezberledim. Eminim sizde de durum böyledir.
Bu söz nedir, neden son zamanlarda bu kadar çok tekrar ediliyor diye düşünürken Siwon She Was Pretty dizisinde bize sözün kime ait olduğundan bahsetti.



Söz Yogi Berra'ya aitmiş. Peki Yogi Berra kimdir?
Devamı »

20 Kasım 2015 Cuma

She Was Pretty Yorum ve Replikleri

güçlü kadrosu ve ilginç konusu sebebiyle She was pretty dizisini izleyeceğimi şurada bahsetmiştim.



Dizinin konusu ve oyuncuları hakkındaki bilgiyi şuradan alabilirsiniz.

Dizi hakkında söyleyeceklerim;

  • Kill me, heal me'den sonra senenin en iyi romantik komedisiydi.
  • Başları çok çok komik, sonrası tadında romantikti.
  • Esas oğlan ile esas kız arasında son bölüme kadar yanlış anlaşılmaların süregeldiği romantik komedilerden değildi.
  • The greatest love'dan sonra en şahane sona sahip Kore dizisiydi.
  • Bir ikinci adam vakıası daha yaşadık, Siwon için kalbimiz kan ağladı.
  • Kesinlikle, mutlaka izleyin. Daha ne deyim?
Yasal Uyarı: Buradan sonra yüksek dozda spoiler içerir.

Devamı »

Bir İlkbahar Macerası Milly Johnson Okur Yorumu

Evlilik bir kadında nasıl yıkımlara yol açabilirdi? Hem de aslında fark etmediği yıkımlar. Sorun çıkmaması adına susmak, mutlu olduğunu zan ederek yaşamak artık Lou’nun yeni bir kişilik özelliği olmuştu. Kendisini aldattığı halde affettiği kocası Phil, kendisini yetersiz hissetmesi için elinden geleni yapıyordu.

Hâlbuki genç kızken, hani henüz evlenmediği “o güzel yıllarda” en yakın arkadaşı Deb ile bir kafe açmanın hayallerini kuran cesur ve idealist bir kadındı.

Sonra Lou’nun eline bir dergi geçti. Dergide ilkbahar temizliğine başlayıp fazlalıklarından kurtulmasına dair bir yazı vardı. İşte o yazı onun hayatını değiştirecekti. Önce evde atmaya kıyamadığı, belki lazım olur diye sakladığı ama hiçbir gün lazım olmamış olan tüm fazlalıkları atmaya başladı. Bu iş ise onun Tom ile de tanışmasına sebep oldu. Sonra mı? Sonrasını öğrenmek için sizi kitabı okumaya davet ediyorum.


Sonbaharla tezat oluşturan kitabımın ismi: Bir İlkbahar Macerası
Yazarı: Milly Johnson

Kitabı epey sevdim biliyor musunuz? Uzun zamandır rafta beklettiğim için çok pişmanım. Kitabı elime alıyor bir türlü ısınamıyordum. 

Hikâye dolu, dolu ve kaliteli. Öyle çerezlik içi boş, oku unut kitaplardan değil. Lou’nun evlilik hayatında düştüğü yanlışlar siz de derin etkiler bırakıyor. Bir yandan da eğlenceli ve akıcı bir dili var. 
Tek kusuru ise sadede gelirken yaşanan süreç biraz uzatılmış ve artık sonuca bağla diye yazara içinizden sitem ettiriyor.

18 Kasım 2015 Çarşamba

Kısmetse Olur Cast mı?

İlk defa, izlediğim bir şeyi söylemeye utanıyor, biz hep belgesel izleriz diye röportaj verenlere öykünüyorum. Hani Kızılay’da yürürken muhabir bir saniye deyip yoluma çıksa, mikrofonu bana yöneltip evlilik programlarını izliyor musunuz diye sorsa;

-Imm hayır, ben asla evlilik programı izlemem, şimdiye kadar ise hiç denk gelmedim. Biz genelde belgesel izliyoruz. Kültür seviyemiz uçmuş vaziyette, diye bir cevap veririm.

Muhabir de yav hee, hee der ve bu evlilik programlarına reyting sağlayanların adedini belgesel izlediğini iddia edenlerin toplamından çıkarır.

Yine de dürüst olmak gerekirse vakit bulduğumda evlilik programlarını izleyip sosyal çıkarımlar yapmayı seviyor ve eğleniyorum. Özellikle flörtleşme aşamasının başındaki bireylerin şekilden şekle girip eğilip bükülmelerini, şaşkınlık ve heyecanlarını izlerken bazen kahkahalar atıyorum.

Son zamanlarda sardığım yukarıda da belirttiğim gibi söylemeye utandığım bir evlilik programı Kısmetse Olur. Utanıyorum çünkü; günde 1 saatimi heba ettiğim bu program çok basit ve büyük ihtimalle cast'tan ibaret. Gerçeklik payının oldukça düşük olduğunu düşünüyorum.

Programı bilmeyenler varsa ben kısaca şöyle izah edeyim;
20’li yaşlarda okumayıp ev kızı olmayı tercih etmiş kızlarımız koca bulmak için,
yine 20’li yaşlarda bir baltaya sap olamamış ya da boşanmış erkek adaylar ise sanırım dışarıda kız kalmadığı için (!) günde 12 saatliğine bir eve kapatılıyorlar.



Adaylar arasında okumuş sadece bir kız var  ama oda psikopat. Programı ne zaman açsam kessssssssssssssssssss diye bağırıyor. Ben önceleri kendisini kasap sanıyordum sürekli keeeeeeeessssssss dediği için meslek hastalığı var galiba diyordum. Meğerse mimarmış.

Ayça diye bir kız var. Eve girdiği ilk gün Emre diye birini gözüne kestirdi, benimsin dedi, sana aşığım dedi ve sonunda istediğini elde etti. Boşanmış sonra da nişandan dönmüş Ayça’nın, kendinden küçük olan birini nasıl tavladığını sorarsanız; Emre bir röportajında aynen şöyle dedi:
-Ayça’ya çok değer veriyorum çünkü şimdiye kadar hiç kimse beni bu kadar çok sevmedi.

Ayça’nın Emre’ye olan bu tutkusuna ise diğer erkek adayların dibi düşüyor. Bir kadının böyle alenen sevmesi, aşkını haykırmasına bayılıyorlar.

Buradan yaptığım sosyal çıkarım şu yönde:
Eskilerden beri kadınlar tutkulu ve göstere göstere yaşanan bir aşkın hayalini kurarlar. Çok sevilmek ama herkesin içinde göstere göstere sevilmekten hoşlanırlar. Günümüzde ise erkekler bunu istiyor: bir kadın bana yapışsın, beni sevsin, peşimden koşsun. Böyle kadınlara da hayır diyemiyorlar.

Adaylardan devam ediyorum;
Serhan adında bir erkek aday var inanın komedi dizisindeki absürt karakterlerden birisi gibi.
Elinde tespih ağzında Nihat Doğan vari sözlerle ortalarda dolanıyor. Fazlaca Uğur Işılak etkisinde kalmış. Ve şimdi fotoğrafını ekleyim diye Google’a girdim ki meğer Bu Tarz Benim yarışmasına da katılmış. Bu yarışmada, elinden tespihini elinden düşürmeyen Polat Alemdar'ın evlilik programı temsilcisiyken, maçoların kralıyım diye saçmalarken Bu Tarz benim yarışmasında Palyaço kılığına girmiş. Maço Palyaço!



Kadınlar hamamına çevirdiğim blogumdaki evlilik programı tespitlerimin birinci kısmının sonuna gelmiş bulunuyoruz. 
İzleyenleri yorum kısmında dedikoduya davet ediyorum.

Eğer programı izlemediğiniz halde buraya kadar okuduysanız da sizi gönülden tebrik ediyorum. E bugün açar bir bakarsınız artık. ^^

Edit: Cast olduğuna dair kanıtlar ve bilinmeyen gerçekler şu Instagram hesabında açıklanıyormuş: https://www.instagram.com/kismetseolurgercekler/

Edit 2: Yukarıda bahsettiğim adres gerçeklerden bahsettiği için kapattırıldı. Yeni adresten takip etmek isterseniz: https://www.instagram.com/KISMETSEOLURGERCEKLER/

Not: Kafam o kadar dolu ve stresliyim ki saçma sapan şeyler izlemeye acayip ihtiyacım var. Kınamayın vallahi başınıza gelir. Sonra çekirdek çitleyip evlilik programı izlemeye başlarsınız benden söylemesi.

16 Kasım 2015 Pazartesi

En son yaptıklarımız

En son aldığım şey: Mug Bardak. Şimdi kupa yazacağım ama ödül falan aldığım gibi bir tevehhüm hasıl olmasın.

En son gittiğim şehir: Girne (Bir şehirden diğer şehire gitmek 20 dakika alıyor:)

En son mesaj attığım kişi: Söylerim de tanımazsınız :)

En son yaptığım online alışveriş: 110 cm'lik bir tunik sipariş ettim. Eğer istediğim gibi ve sorunsuz gelirse adresini sizinle de paylaşacağım.

En son ne yedim: İçli Köfte

En son ne içtim: Ayran

En son gittiğim mekan: Mambocino Cafe ( Kıbrıs'ın en iyi ama içtiğim en kötü kahvelere sahip)




En son ne izledim: Devious Maids

En son ne okudum:  Bir İlkbahar Macerası

En son neye güldüm: Seni dedeme şikayet ederim bak dediğim kuzenimin, bende sana tüküyüyüm diye cevap vermesine. Hatta gülmek ne demek kahkahalarla evi inlettim sanırım. ( Yaşıtız :)

En son neye ağladım: Yeğenimi özlediğim için gözlerim sulandı, sonra hazır ortam ıslanmışken ağlamam gerekenleri düşüneyim de hepsi aradan çıksın diye bir potpori yaptım.

En son telefonda kiminle konuştum: Sevgili tez danışmanı hocamla. "Hocam öğleden sonra müsait misiniz, gelebilir miyim? şeklinde çıkan cümlem, gözünüzün yağını yiyeyim müsait olun gibi bir alt metin barındırıyordu.

Sizde böyle en sonlarınızı yorum olarak yazar mısınız, merak ediyorum. 

15 Kasım 2015 Pazar

Bağlı mısınız? Bağımlı mısınız?

Değineceğim mevzunun geniş bir ortak kitlesi olduğunu zannetmiyorum ama değinmeden edemedim.

Özellikle kız çocuklarının ailelerine çok bağlı oldukları söylenir, hatta erkeklerde böyle bir bağlılık duygusu olmadığı gibi evlenir evlenmez de hanım köylü olmakla suçlanırlar.

Aileye bağlı olmak, onlara karşı beslenilen saygı, sevgi vesaire aileye karşı takınılması gereken tüm ahlaki değerleri barındırmak takdir edilesi bir durum olduğu gibi dinimizin de gerekliliklerindendir.

Buraya kadar her şey olması gerektiği gibi değil mi?



Şimdi bu durumun bir üst kademesi var ki; bence iş bu raddeye gelince terapi almak kaçınılmaz bir son gibi duruyor.
Bir üst kademesi derken aileye bağlı değil, "bağımlı" olmaktan bahsediyorum. Durumu biraz daha açmak adına; arkadaşları ile buluşmak için dışarı çıkan bir kızın evde annesi yalnız kaldığı için suçluluk duyması örneğini verebilirim. Hâlbuki anne de başlı başına bir birey olup istediği zaman evden çıkıp arkadaşları ile bulaşabilir ya da istediği bir arkadaşına gidebilir durumda iken ona bağımlılıkta gelinen son noktada onun yalnız kaldığı her andan kendinizi sorumlu tutarız.

Doğru bildiniz tabii ki o kızlardan biri de benim ve az da olsa benim gibi olan arkadaşlarım olduğu için genelleme yapabiliyorum. Hatta benim terapi ihtiyacım öyle üst düzeyde ki size şununla ispat edebilirim, odamda ders çalışırken o yalnız başına içeride televizyon izliyorsa bundan bile rahatsız oluyorum, Yanına gitme ihtiyacı hissediyorum.

Örnekleri çoğaltabilirim ama bence meramım anlaşıldı, uzatmaya hacet yok. 

Bu bağımlılığı yaratanın da benim annem tipindeki anneler olduğunu düşünüyorum. Çünkü ben sabah erken çıksam ve öğlene geleceğimi söylesem bilirim ki, geç kalkmış, kahvaltısını ertelemiş ve beni bekliyordur. Ve bunu bildiğimden öğlen işim bittiğinde aman sağ kulağımı sağa sarkıtayım, oyalanayım, Ali’ye uğrayım, Veli’ye uğrayım gibi atraksiyonlar içine girmeden doğruca eve gelirim. İkindi geleceksem ikindi çayı hazırlar bekler. Vs. vs. Bu durum insan üzerinde bilinçli ya da bilinçsiz olarak bir baskı yaratıyor. Annemin, ya da annem gibilerin bunu bilinçli yapmadıklarını biliyorum ama yaptıklarının sonucu böyle oluyor.

Annemle çok iyi geçinmemizin de bu "bağlılık"da büyük payı olduğu kesin. 

Bütün bunlar hoş şeyler, ailene bağlı/bağımlı olmanın nesi kötü olabilir ki diye düşünenleriniz varsa, bu durum, ayrı yerlerde olup telefonu açmadıklarında acaba başlarına bir şey mi geldi gibi paranoyalardan başlayarak, odadan biri çıksa nereye gidiyorsun diye sormaya kadar varıyor ki evet, babasının ardından baba işe ditti diye ağlayan çocukların bir başka versiyonuyum.

13 Kasım 2015 Cuma

Twenty Again Yorum ve Replikleri

Tavsiye üzerine yorumlarına pek de bakmadan Twenty Again dizisini izledim.



Dizinin konu ve oyuncuları hakkındaki bilgiyi şuradan okuyabilirsiniz.

Dizi hakkında söyleyeceklerim;

  • Dizinin başrolündeki kadını değiştirip hiç değilse 8. bölümden sonra biraz romantizm ekleseler on numara bir dizi olurdu.
  • Başroldeki kadını Can't Lose dizisinde izlemiş hiç sevmemiştim, bu dizide izledim yine hiç sevmedim. 
  • Diziye başlamadan önce bende şöyle bir algı oluşmuştu: Angry Mom gibi çocuğunu korumak için üniversiteye giden bir anne izleyeceğiz. Ama öyle değil, tam esas konuyu forumlarda yazandan çok daha geniş olarak şurada açıkladım.
  • Büyük bir spolier olacak ama bu diziyi izlemeye karar verenlere karşı şunu söylemeyi üzerime bir vazife biliyorum. Son bölüme kadar ikilinin romantik bir sahnesi yok. Bunu bilerek başlayın ki ha kavuştu ha kavuşacaklar gibi beklentiler içine girmeden rahatça diziyi izleyin.
  • Choi Ji Woo ve romantizm eksikliğini çıkarıp diziyi değerlendirirsem Lee Sang Yoon şahaneydi.
  • Romantik değildi ama 8. bölüme kadar çok komik ve eğlenceliydi. Ama 8. bölümde klasik kore dizileri gibi bir kavuşma bekleyip 16. bölüme kadar bu gerçekleşmeyince dizinin tadı kaçtı.
  • Ha ben buna rağmen başrol oyuncusuna yani Lee Sang Yoon'a bayıldığım için severek izledim. Ama herkesin aradığını bulacağı bir dizi değil.
  • Ben iddialı psikolojik çıkarımlar dolu replikleri olan dizileri severim, romantizm önemli değil eğlenceli olsun, Kore'nin üniversite hayatını ve sistemini merak ediyorum diyenler izleyebilir.

Yasal Uyarı: Buradan sonrası yüksek dozda spolier içerir.

Devamı »

Twenty Again Konusu ve Oyuncuları

Angry Mom'dan sonra okula dönen "büyükler" modası Kore dizilerinde karşımıza çıkmaya devam ediyor.

Dizinin ismi : Twent Again / Second time twent years old

Twenty Again Konusu: 

Devamı »

Sessizlik Sizin Suçunuz Değil

Sessizlik sizin suçunuz değil.

Özellikle ilk kez görüşen kişilerden oluşan bir toplulukta sohbetin tam orta yerindeyken birden bire sessizlik çöker. İlk kez görüşüyor olmanın vermiş olduğu gerginlik herkesin üzerindedir. Bunun yanı sıra, ilk kez görüşen bu bireylerin ortak noktaları da yoksa, artık birbiri ardına kız doğar.

Burada es verelim: Sessizlik olunca ortamdaki gerginliği dağıtmak adına münasebetsizin teki biri kız doğurdu deyiverir. Münasebetsiz diyorum çünkü bu deyimden hiç hoşlanmam. Bu deyimin çıkış noktası bir doğum sonrasıdır. Ebe doğumdan sonra bekleyenlere kızınız oldu diye haber verince ortama üzüntülü bir sessizlik çökermiş. Kız olduğu için herkes mutsuz olurmuş. Güya yani.  Neyse konumuza dönelim:

Böyle gergin ortamlarda sanki tüm sessizlik benim yüzümdenmiş gibi hissederim. Ben konuşsam bu sessizlik sona erecek, herkes sohbete katılacak, konuşup eğleşeceğiz zannederim. O an ki o kesif sessizliğin tek suçlusu benim de, birazdan idam sehpasına gidecekmişim gibi tedirgin olur, acaba nasıl bir mevzu açsam, ne hakkında konuşsak gibi düşüncelere dalarak ecel terleri dökerim.

Hakikatte sessizliğin suçunu ortamda bulunan herkesin ortak olarak paylaşması gerekmez mi? Herkesin benim kadar endişelenmesi, suçlu hissetmesi ve konu açmak için beyin fonksiyonlarını harekete geçirmesi icap etmez mi?



Tamam, kabul ediyorum. Belki de ortamdaki herkes benim kadar sıkılıp geriliyordur. Ama benim farkım; o sessizliği ilk bozan ucuz kahraman olmak! Neden ben? Gayet havalı takılıp, oluşan sessizlik içinde süzülüp oturmak varken bunun yerine en kibar gülümsememle yeni konular açmak, ortamı şenlendirmek, doğarken DNA’ma yazılmış bir misyon olmalı. Belki de farkında olmadan  "Sessizlik ölüm getirir" gibi bir inanışın etkisi altındayım.
Halbuki hayalimdeki ben; ortamı yumuşatmak adına kan ter içinde kalan Uzaylı Zekiye değil, sessizlik içinde başı dik ve mağrur bir şekilde oturan, neden sessizce oturuyorsunuz zavallılar, ne susarsınız bre gafiller suratı ile bakan Sessizlik Kraliçesi'dir.

Başlığı tekrar etmiş olursam netice olarak; sessizlik bizim suçumuz değil. Bu pek de sağlıklı olmayan, baskın suçluluk psikolojisinden bir an evvel kurtulalım. Genel olarak konuşuyorum çünkü bir çoğunuz okurken aynı benim gibi demiştir diye düşünüyorum.

Ah şunu da söylemeden bitiremeyeceğim. Siz mevzuyu açarsınız, açarsınız da birde açtığınız mevzuya evet, hayır gibi yanıtlar vererek sohbeti çıkmaz sokaklara, uçurumlara doğru sürükleyen şahane insanlar vardır ki, o uçurumdan onu yuvarlamak isteği ile dolarsınız. Ama elinizden gelen sadece görüş vaktinin bitmesini beklemek ve hazır sessizlik varken boşa geçen zamanı değerlendirmek adına bir daha bu insanlarla görüşmeyeceğinizin hayalini kurmaktır. 

11 Kasım 2015 Çarşamba

Çarşambaya Kadar Gelinim Ol Okur Yorumu

Edebiyatta bir klişe vardır;
Esas kızın ve ya esas oğlanın o ya da bu sebepten dolayı acilen bir eşe ya da sevgiliye ihtiyacı vardır.
Bunun için karşı tarafla bir anlaşma yapar. Anlaşmaya bir iş gözü ile bakılır ve iki taraf birbirlerine karşı romantik anlamda hiçbir şey hissetmez. Tabi sadece bir süre bu böyle devam eder. Sonrasında bu oyun gerçek bir aşka dönüşür.

Ana hatları ile anlattığım bu klişe çok çok eskiden beri hem romanlarda hem de sinema da karşımıza çıkıyor. Ve bu klişeyi sevenler olduğu müddetçe de çıkmaya devam edecek gibi gözüküyor.


Çarşambaya Kadar Gelinim Ol kitabı adından da anlaşılacağı üzere bu klişe üzerine yazılmış, çıtır çerez, tam tadında bir roman.
Bir oturuşta okunacak akıcılıkta, okuyup unutulacak, ama okurken güzel zaman geçirilecek eğlenceli kitaplardan birisi.



Zengin, kraliyet unvanı olan Blake’in babasından kalan mirasa sahip olabilmesi için evlenmesi gerekmektedir. 
Samantha ise bir çöpçatanlık şirketinin sahibidir ama ismi evlenecekler listesinde değildir. Ta ki Blake ona düzmece bir evlilik için on milyon dolar teklif edene kadar. Bu sözleşmenin kurallarından biri de birbirlerine âşık olmamalarıdır. 
Ama bilirsiniz böyle durumlarda aşk kaçınılmazdır.

Konu çok klişe değil mi? Benim gibi bu klişeyi seviyorsanız bu kitabı da bayılarak okuyacağınıza eminim.




Bana ulaşabileceğiniz diğer sosyal medya hesaplarım

10 Kasım 2015 Salı

Ali Ağaoğlu Sendromlu Evde Kalmış Kızlar

Evlenmeyen ya da evlenemeyen 25 yaş ve üstü kızların hastalığı bulundu.
“Ali Ağaoğlu Sendromu” *

Sendromun sebebi aşırı özgüven ve zenginlik olarak görülse de altında yatan tetikleyiciler araştırılıyor.

Sendromun dışa vurumu -her insanda ufak değişiklikler gösterse de- ana hatları ile şöyle oluyor:

-Bu değil, bu değil, ben farklı bir şey istiyorum. Bu da değil. Bunları herkes yapar. (Bunlardan her yerde var). Bu hiç değil. Bu sıradan. Değil. Bunlar hiçbir işe yaramaz. 
Bu değil. Bunlar sıradan. 
Beni anlamıyorsunuz. Bu değil. 
Daha farklı, daha güzel. 
Çağ atlatacak bir şey. 
İnsanlar mutlu olsun. Bunların hiç biri değil…
Reklam filminden birebir alıntılanmıştır. Bkınız: https://www.youtube.com/watch?v=sBkZRMljsg0



Biz evde kalmış kızlar olarak tamı tamına Ali Ağaoğlu’nun bu repliklerini kullanmıyor muyuz?
Bu değil, bu hiç değil. 
Başka bir şey ama ney?

Yazının tam da burasında Mahallleli teyze başını camdan uzatır ve şöyle der;
-Guzum ne istiyon sen, ne arıyon, daha iyisini mi bulacan allasen. Bak gelenin varken evlen. Aboo sonra muhafazan Allah.

Geçenlerde de Bülent Arınç Bahçeli'ye aynen şöyle söylemişti:
Zaten her şeye hayır dedi evet diyemediği için de bekar kaldı ya, masaya otursa evet demek zorunda kalacak.
Bu haberi okuyunca bir üzüldüm, bir üzüldüm anlatamam. Belki de Bahçeli'de de Ali Ağaoğlu sendromu vardı ve teşhis konulamadığı için bu yaşına kadar bekar kalmıştı.***

Sonuç olarak Ali Ağaoğlu istediğini bulup ultramilyoner olduğuna göre bizim içinde hala bir umut olduğunu düşünüyorum. 

*Böyle bir sendromda Kırmızı Başlıklı Kız Sendromu gibi tamamen tarafımca uydurulmuştur. Yine de bilim insanları bu sendrom üzerine bir araştırma yapmayı düşünebilirler, telif ücreti talep etmiyorum. :P
***Şaka bir yana Bülent Arınç'ın Bahçeli'ye ayıp ettiğini düşünüyorum.


Hacıfışfış Bildirdi.






Bana ulaşabileceğiniz diğer sosyal medya hesaplarım

9 Kasım 2015 Pazartesi

Kutlamalar Başlasın Madem

Sınıfta kompozisyonu ilk okuyan, Nabrut okusun önce diye ısrar edilen biriydim.

Hatta yıllar sonra ortaokuldan bir arkadaşımı gördüğümde, yazdığım bir yazıdan kısımlar anlatıp beni o yazıyla hatırladığını, ne çok güldüğünü söylemişti. Sınıfı güldürecek bir şeyler yazmayı severdim, gülme seslerinden dolayı çoğu defa yazımı okumayı kesmek zorunda kaldığımı hatırlıyorum.

Hocalarım her zaman yarışmalara yazı göndermem gerektiğini söyleyip beni teşvik etmeye çalıştılar. Ama hiç bir zaman yazdıklarımı bir yarışmaya katılmaya, insan içine çıkmaya değer görmedim. Ben insanları eğlendirmek için yazıyor, bu sırada kendim de çok eğleniyordum.

Sonrasında tüm öğrenim telaşemi atlatıp evime döndüğümde bir blog furyası başlamıştı. Moda blogları, makyaj blogları, yemek blogları, dizi film blogları, ne aldığını gösteren bloglar (!) ve kişisel bloglar. 

Blog açmaya nasıl karar verdim tam olarak hatırlayamıyorum bile. O zaman da şimdiki gibi en az okunanlar kişisel bloglardı. Bende kişisel bir blog açacaktım ama ne yazsam okunurdu, bir ajandaya denemeler yazmak ile blog yazmak aynı şey miydi, bilmiyordum.

Özellikle çok düzenli yazmaya çalıştığım son iki yılda benim için çok ciddi rakamlara ulaşan bir okur kitlesine sahip oldum. Hayal bile edemezdim, kendimi hala okunmaya değer bulmuyorum, eğitimlerime rağmen yeterli bir edebi arka planım olduğunu da zannetmiyorum. Herhalde kıymet verip beni okuyan insanlar da benim gibi kendine kıymet ve değer vermeyi unutan güzel insanlardan oluşuyor ve bu bizim en büyük ortak noktamız.


Blogger olmamın 6. yıl dönümündeyim. 

Bu süre zarfında beni yazmaktan,  blog tutmaktan soğutan şeyler oldu mu?
Evet, ufak tefek şeyler.

Mesela mütemadiyen Le min Ho'ya koca burunlu dediğim için ölüm tehdidi alıyorum.
Kim Hyung Joon'a estetikli dediğim için kafayı bulmuş olmakla suçlanıyorum.
Evde kalmış kız yazılarım ciddiye alınıp teselli etmeye kalkanlar da oluyor kimi zaman.
Üzülme, en ummadığın anda kısmetin ayağına gelir gibi eminim çok halisane niyetle yazılmış ama benim çok güldüğüm yorumlar alıyorum.
Yine yazdığım Hacıfışfış Masalları'ndaki esprilerim ciddiye alınıp zengin kızı olmakla suçlanıyorum. 
Zengin kızı olmak suç sanki :P :S

Bir yazım vardı ya hani, erkekleri alışverişe sürüklemeyin, yazıktır diye. Bu yazıma;
sevgilim ya da kocam olmadığı için sevgilisi ya da kocasıyla alışverişe çıkanları kıskandığımı iddia eden bir yorum almıştım mesela.
Sevgilim olmadığına nasıl emin olabiliyor acaba diye epey düşünmüş, beni, sevgilim olmadığını bilecek kadar iyi takip ediyor ama bana bu yorumu reva görecek kadar da bana haset ediyor diye bir sonuca varmıştım.

Mesleğim hakkında bilgi vermediğim için kendini beğenmiş ukala bir pislik olduğumu söyleyenler de oldu.
Eğitimimden utandığım için –sanırım bunu biraz da beni gaza getirmek için, hayır bak ben ne üniversiteler okudum ne masterlar yaptım diye bir çıkış yapmamı bekleyerek- gizlediğimi söyleyenlerin yorumlarını okurken kendime, bu insanlarla neden muhatap oluyorum ki, kapat blogunu dediğim anlar yaşadım.


Anlar diyorum çünkü adsız olarak, kayıp bir şahsiyetle insanlara sallayan kişileri ciddiye almamayı öğrendim.

Tüm bunlar bir yana;bu süre zarfında sizlerden sayısız, şahane iltifatlar aldım. İltifatlara ömrümce bağışıklık kazanamayacağım sanırım. Çünkü her seferinde mahcup oluyorum, hatta bazen yüzüm bile kızarıyor.

Çok teşekkür ederim.

Yorumlarınızla bana yazma iştiyakı ve heyecanı verdiniz.
Hani o güzel yorumlarınızda bana her gün bloguma girdiğinizi, yeni yazıp yazmadığımı kontrol ettiğinizi söylüyorsunuz ya; benimde her sabah ilk işim; yeni yazı yazmış olayım ya da olmayayım, cevaplayabilecek zamanım olsun ya da olmasın, acaba yorum geldi mi, ne yazdılar, yazıma nasıl bir tepki verdiler diye bloguma bakmak oluyor.

Çok teşekkür ederim.

Bu geçen süre zarfında yazdıkça kendimi buldum, yazdıkça daha çok yazmak istedim ve kendime ait bir tarz oluşturdum. Hepsi sizin sayenizde oldu.

Çok teşekkür ederim.

Blogum sayesinde kendime benzeyen, aynı şeyi düşündüğüm bir çok şahane insanla tanıştım. Bazen görüş açımı değiştiren hatta benim yazdığım yazıdan çok daha değerli yorumlarınızla bana bir çok şey kattınız.

Teşekkür ederim.


Bir dergi ya da gazeteden iyi bir teklif alana kadar siz yorum bırakmaya devam ettikçe ben de yazmaya devam edeceğim.

O zaman 6. yıl dönümüm kutlu olsun. Kutlamalar başlasın! ^_^

Bana ulaşabileceğiniz diğer sosyal medya hesaplarım

7 Kasım 2015 Cumartesi

Madame Antoine Konusu ve Oyuncuları

Bir dizi haberi vereceğim.
Dizinin ismi: Madame Antoine




Bu dizinin neden tanıtımını yapıyorsun, ne ilgini çekti derseniz;
aşk diye bir şeyin olup olmadığını ispat edeceklermiş.

Konuya ortadan giriş yaptım ama daha detaylı bilgi vereyim;

Madame Antoine Konusu:

Devamı »

6 Kasım 2015 Cuma

Warm and Cozy Kore Dizisi Yorum ve Replikleri

Warm and Cozy dizisini, senaristinden dolayı izleyeceğimi yazmıştım.

Dizinin senaristi Hong Sisters yani; 
My Girl Friend is a Gumiho
You are Beautiful, dizilerinin de senaristleriydi.

Dizinin konusu ve oyuncu kadrosu hakkında şuradan bilgi alabilirsiniz. 




Dizi hakkında söyleyeceklerim;
  • Eğlenceli bir yaz dizisiydi. 
  • Jeju adasında çekilmesi diziyi görsel bir şölen haline getirmişti. Her bölümde sizi güneşli yemyeşil alanları ve masmavi denizi ile karşılayan tertemiz bir adayı izlemek hakikaten insanın içini açıyordu.

Bakınız Replik:

  • Dizide yan karakterler esas kız ile ile esas oğlanın önüne geçmişti. Hatta ben diziyi yan karakterler için izledim desem yeridir. İzleyenler bilir, ya da izleyince göreceksiniz; Kara İnci abi karakterinin aşk hikayesi hal ve hareketleri unutulmazdı.
  • Bir diğer unutulmaz karakter Belediye başkanı idi. Klasik zavallı ikinci adam vakıası yaşandı. 
  • Bir aşk hikayesi elbette var ama çok romantik sahnesi olan dizilerden değil.
  • Bunların haricinde Hong sisters izlerinin çok belirgin olduğu dizilerdendi. Ne açıdan belirgindi diye sorarsanız; 

-You are Beautiful gibi neredeyse son bölüme kadar esas kız ve esas oğlan kavuşamadı. 
-12. bölüme kadar gayet tempolu giden dizi, 12. bölümden sonrasında yanlış anlaşılmalar yüzünden düştü.
-Ve sonu tatmin edici değildi.

Yasal Uyarı: Buradan sonrası spolier içerir.
Devamı »

Dr. Oetker Bisküvili Kup'un Lezzeti Nasıl?

Hazır gıdaları ve yeni şeyler denemeyi seviyorum. 
Bisküvili Kup Dr. Oetker'in yeni çıkan ürünlerinden bir tanesi. Rafta görünce ve pişirmeden ibaresini okuyunca hemen aldım. Çünkü  aldığım şeyin yapım aşaması ne kadar pratikse o kadar kardayım. Zihnim o kadar yoruluyor ki birde vücudum yorulsun istemiyorum, özellikle şu sıralar.

Böyle yeni çıkan ürünlerin en riskli kısmı lezzeti nasıl olacak, damak tadıma hitap edecek mi, verdiğim paraya değecek mi handikapları olsa gerek.


Bisküvili Kup'un içinden toz bir karışım ve bisküvi parçacıkları çıkıyor.
Siz toz karışımı 2 su bardağı yoğurt ile çırpıyor dilediğiniz meyve ve verilen bisküvi parçacıklarını ilave ederek servise hazırlıyorsunuz. Yemeden önce 2 saat kadar buzdolabında bekletmeniz gerekiyor.

Lezzetine gelirsem;
yoğurtlu tatları seviyorsanız bunu da çok seveceksiniz. Meyveli yoğurtları andıran bir lezzeti var. Ben sevdim. Hatta daha çok bisküvi sevdiğim için bir daha ki sefere kendim fazladan bisküvi eklemeyi düşünüyorum.

Raflara baktığınızda alıp almama noktasında tereddüt ederseniz yazdıklarım aklınızda bulunsun istedim.

Afiyet olsun!

Bana ulaşabileceğiniz diğer sosyal medya hesaplarım

4 Kasım 2015 Çarşamba

Müge Anlı'dan Çıkıp Esra Erol'a Katılırım

Yakında Neşeli Günler gerçek oldu diye haber yapılabilir. Haberi takip edin, zira habere konu olan ailenin bir ferdi olarak meşhur olmam yakındır.

Benim babam çok donanımlı bir adamdır. Hatta bir erkek olarak aslında kendisine hiç gerek olmayan konular hakkında bile bilgi sahibidir. İşi nedeniyle neredeyse tüm dünya ülkelerini gezmiş biri olarak en çok ilgi duyduğu şey mutfak yani yeme içme alanıdır.

İşte, mevzu mutfak olunca da bizim evin Mutfak İşleri Genel Müdürü pek değerli annem ile ciddi ama tatlı çatışmalar içine girerler. Ben arada ikisine de gaz verir, ortamı iyice alevlendiririm. Onların bu sevimli hali ile de epey eğlenirim.

Uzun yıllardır kendi zeytinimizi kendimiz kuruyoruz. Ah pardon! Annem kuruyor ama babam her sene salamura teknikleri hakkında anneme keşke şöyle mi yapsaydın aşkım, keşke böyle mi yapsaydın aşkım gibi yönlendirmelerde bulunuyor.
Yok canım, aşkım falan demiyor elbette, onları yazıya ahenk vermesi açısından ben ekledim-

Babamın her sene süregelen itirazlarına bu sene bir çözüm yolu bulduk:
Zeytinin birazını annem, birazını babam kuracak.


Annem tuz ile babam ise hem tuz hem de limon tuzu koyduğu bir teknik uygulayacakmış. Teknikler hakkında ayrıntılı bilgim yok açıkçası. Ben işin oyun kısmında olduğum için onlara mütemadiyen tuzlaa, limonlaaa diye kavga eder ayrılırsanız beni kim yanına alacak diye soruyorum.
Ve aramızda kalsın kimse sahip çıkıp da ben alırım demedi şimdiye kadar. Yetimhaneye alınmak için de sanırım geç bir yaştayım. Belki Müge Anlı'ya çıkarım. O da bu saatten sonra evlen kendini kurtar diye beni Esra Erol'a yollar, bende taliplerime seslenirim. Kafamın üzerine oluşan hayal bulutunu elimle dağıtayım. Filmlerde öyle yapılıyordu değil mi?

Annem babama aldıkları zeytinin erik kadar büyük olup –mübalağa ediyor, ama evet biraz daha büyük- onunkinin daha güzel olacağını söyleyip şimdiden oyunbozanlık ediyor.

Abimle konuştuğumuzda babamı onun alması benim ise annemi almam konusunda anlaştık. Babamın yemeğiydi, ütüsüydü yengem ilgilenir, bana da annem bakar. Şahane bir anlaşma yapmışım değil mi? Kötü görümce Nabrut! Nihahaha!


Bakalım kimin zeytini güzel olacak, bu tartışmalar nasıl bir boyuta varacak?
O, bu, değil de esas, ikisi de zeytinlerini tattırıp hangisi daha güzel diye sordukları zaman, işte o zaman benim ruhuma el-fatiha.

Not: Herkesin evinde bu tip tatlı atışmalar oluyordur. Hele benim gibi biraz da muzırsanız çok eğlendiğinize eminim. Sizdeki mevzular ne üzerine dönüyor, yorum olarak yazar mısınız, çok merak ediyorum.

Bana ulaşabileceğiniz diğer sosyal medya hesaplarım